Bazı Kapılar Bir Kez Açılır ve Hiç Kapanmaz
— Doctor Who ve bir şeye ihtiyaç duymanın anatomisi

Ben Doctor Who’yu ilk ne zaman izlediğimi hatırlıyorum.
Bu sefer gerçekten hatırlıyorum.
Bir televizyon. Bir akşam. Ve Planet of the Dead.
O bölümün neden önemli olduğunu o zaman bilmiyordum. Hatta çoğunu anlamadım bile.
Ama bir şey oldu.
Bir kapı açıldı.
O anı tarif etmek zor.
Çünkü bu bir “çok etkilendim” anı değil.
Bu daha sessiz bir şey.
Daha tehlikeli.
Sanki bir şey içeri girdi.
Ve ben o sırada fark etmedim.
İnsan bazı anları yaşarken anlamaz. Onların ağırlığını sonradan taşır.
Ben de öyle yaptım.
Yıllar sonra dönüp baktığımda fark ettim:
O gün ben bir dizi izlememişim.
Ben bir yere girmişim.
Doctor Who’yu sevdiğimi düşündüm uzun süre.
Bu güvenli bir cümle.
“Seviyorum” dediğinde insanlar anlar. Normaldir. Kontrol edilebilir.
Ama mesele sevgi değildi.
Sevgi geçebilir.
İnsan sevdiği şeyleri bırakabilir.
Ben bırakamadım.
Çünkü bu sevgi değildi.
Bu… ihtiyaçtı.
Hayatın bir yerinde bir şey eksik olmaz.
İnsanlar hep yanlış anlatır bunu.
“Bir şey eksikti” derler.
Hayır.
Her şey yerindedir.
Ama hiçbir şey oturmaz.
Cümle kuruludur ama anlam yoktur. Ses vardır ama bağ yoktur. İnsan konuşur ama söylediği hiçbir şey kendine ulaşmaz.
İşte o boşluk.
Adı olmayan, şekli olmayan, ama sürekli hissedilen o şey.
İnsan o boşluğu doldurmak istemez. Çünkü doldurulacak bir boşluk değildir bu.
İnsan…
o boşluğun bir anlamı olmasını ister.
Doctor Who bunu yaptı.
Boşluğu doldurmadı.
Onu görünür yaptı.
Doctor sürekli değişir.
Bu hep anlatılan kısım.
Yüz değişir. İsim değişmez. Geçmiş değişir. Travma kalır.
Ama asıl mesele bu değil.
Asıl mesele şu:
Doctor hiçbir zaman durmaz.
Hep gider. Hep kaçar. Hep başka bir hikâyeye atlar.
Ve bu… rahatlatıcıdır.
Çünkü durmamak, yüzleşmemektir.
TARDIS bir yön değildir.
TARDIS bir refleks.
Git. Bakma. Kalma.
Ama bu refleksin asıl korkutucu tarafı şu: Doctor hiçbir zaman gerçekten gitmez.
Her gittiğinde aynı yere döner.
Kendine.
Ve işte tam orada regeneration başlar.
Bir mucize değil. Bir çözüm değil. Bir kaçışın yeni versiyonu.
Eski bedeni bırak, yeni bir sesle aynı yere dön. Aynı suçluluk. Aynı yorgunluk. Aynı kapı.
Sadece yüz değişmiş.
Ben de bunu yaptım.
Farklı şekillerde. Farklı dönemlerde. Farklı insanlar olarak.
Ama özünde aynı şey:
Kendimden kaçmaya çalıştım.
Ve hiçbir yere gitmedim.
Sadece döndüm.
Doctor Who’ya değil.
Kendime.
Yıllar geçti.
Dizi değişti. Ben değiştim.
Bazı sezonları sevmedim. Bazı Doctor’ları reddettim. Bazı anlarda tamamen koptum.
Ama hiçbir zaman bitmedi.
Çünkü mesele dizi değildi.
Mesele şuydu:
Ben o kapıyı bir kere açmıştım.
İnsan bazı şeyleri bırakmaz.
Bırakamaz.
Çünkü o şey artık dışarıda değildir.
İçeridedir.
Doctor Who benim yuvam değil.
Bu çok kolay olurdu. Çok temiz bir cümle.
Ama doğru değil.
Doctor Who benim…
kaçmayı öğrendiğim yer.
Ve aynı zamanda…
kaçamadığımı fark ettiğim yer.
Bazen bir bölüm açıyorum.
Sadece izliyorum.
Hissetmeden. Anlamadan.
Ama kapatmıyorum.
Çünkü mesele artık hikâye değil.
Mesele şu:
O kapı hâlâ orada mı?
Eğer hâlâ oradaysa…
ben de hâlâ aynı yerdeyim.
“Never be cruel. Never be cowardly. Remember, hate is always foolish… and love is always wise. Always try to be nice… but never fail to be kind.”
Ben bunu ciddiye aldım.
Gerçekten aldım.
Ama insan her zaman nazik olamaz. İnsan her zaman iyi olamaz. İnsan her zaman doğru olanı seçmez.
Ve en kötüsü—
insan her zaman kendine dürüst olamaz.
Belki de bu yüzden bu yazıyı yazıyorum.
Çünkü yıllarca Doctor Who hakkında yazdım.
Korku hakkında yazdım. Kibir hakkında yazdım. İyilik hakkında yazdım.
Ama hiç şunu yazmadım:
Ben neden hâlâ buradayım?
Cevabı yok.
Yani gerçekten yok.
Ama şunu biliyorum:
Bu bir alışkanlık değil. Bu bir nostalji değil. Bu bir “sevgi” hiç değil.
Bu…
geri dönme dürtüsü.
Ve belki de en rahatsız edici şey şu:
Ben o kapıyı açmayı öğrendim.
Ama kapatmayı öğrenmedim.
Ve belki de…
hiç öğrenmeyeceğim.
