13. Doktor’un İlk Düşünceleri, Yazar: Chris Chibnall

Published On 26 Mart 2020 | By Duha Can Cankaya | Kısa Hikayeler, Son Yazılar

Chris Chibnall‘dan size bir mesaj getirdim. Sürprizli mesaj.

Merhaba! Çok garip bir süreçten geçiyoruz.

İnsanlar evlerinde kalıyor ve aile bağları kuvvetleniyor. Düşündüm ki Doctor Who‘dan bir kaç küçük hediye sunarsam sizlere bu süreçte biraz yardımcı olabilirim. Hep birlikte ya da tek başınıza okumak için. Doctor Who‘yu üreten kişilerden ufak yeni hikayeler.

Buraya haftada bir ya da iki kez bir paylaşım bırakmaya çalışacağız. Yarın, Russel T Davies‘den daha önce kimsenin okumadığı bir hikaye paylaşacağız.

Başlangıç olarak, rejenerasyon geçirdikten hemen sonra ve TARDIS‘ten fırladıktan sonra 13. Doktor‘un aklından geçenleri birkaç kelimelik bir hikaye olarak yazdım.

Evde kalın, güvende kalın.

Chris x”

-DÜŞERKEN DÜŞÜNDÜKLERİ-

Üşümüştü.

Doktor üşüyordu.

Parçalanmış kıyafetler de bir işe yaramıyordu. Üşümüştü ve bir başkasının parçalanmış kıyafetleri üzerindeydi.

Parçalanmış kıyafetlerin içinde paraşüt olmamasına bir miktar sinirlenmişti. Bu bir acil durummuş gibi geliyordu.

Bir saniye, diye düşündü. Neden bir paraşür isteyeyim ki? Oh evet, aynen öyle. Hatırladı.

Düşüyordu.

Hava ona çarpıp da geçiyordu. Ya da daha doğru bir ifadeyle, o havaya çarpıp geçiyordu. Soğuk bir gecede gökyüzünde yuvarlanıyordu.

Ayrıca, vızıldıyordu.

Rejenerasyon enerjisinden kalan parçacıklar halen etrafında dolanıyordu. Süreç halen… devam ediyordu. Çaylaklığı halen devam ediyordu.

Doktor etrafına baktı, bir düşüşün tam ortasındaydı. Oh tanrım, diye düşündü.

Onun oldukça yukarısında bir yerlerde TARDIS patlıyordu.

Bu hiç yardımcı olmuyor, diye düşündü.

Hayır, bekle, sadece patlamıyor. TARDIS patladığı sırada başka bir yere cisimleşiyordu. Cisimleşme patlaması, diye düşündü Doktor. Böyle bir tamlama olmaz, diye kendini düzeltti. Pekala, diye yanıtladı Doktor kendini. Sadece birkaç dakikadır buradayım- şanslısın ki buna diyecek hiçbir şeyim yok.

Siz ikiniz tartışmaya devam mı edeceksiniz, diye araya girdi Doktor. Aramıza girmeyi kesersen, diye de cevapladı. Herkes aynı beynin içindeydi.

Mavi kutu gözden kaybolurken, Doktor’u kapkara ve yıldızlı gecede havada öylece bırakırken, Doktor da TARDIS’i bir daha görüp göremeyeceğini merak ediyordu. Buna ayıracak zamanımız yok, diye uyardı kendini. Çok fazla şey oluyor!

Evet, diye düşündü. Çok fazla şey oluyordu. Amansızca büyük bir zemin kendine doğru hızla yaklaşıyordu. Ve Doktor’un vücudundaki hücreler yanmaya ve yeniden şekillenmeye devam ediyordu.

Eh, diye düşündü Doktor. Her yanındaydı bu his. Bu bir muammaydı.

Henüz varlığını oluşturan zihni üç saniye içerisinde üç bin yedi düşünce ile cebelleşiyordu. Sayıyı biliyordu çünkü her birini saymıştı. Ve saymayı bitirdiğinde bunun üç bin sekizinci düşünce olarak sayılıp sayılmayacağını düşünmeye dalmıştı, o esnada yer ona daha da fazla yaklaşmıştı. Önce bir plan yapsa daha iyi olacaktı.

Zemini gördü ve kendi hızını hesapladı. Oooh, bu baya bir acıtacak, diye düşündü. Yumuşak bir iniş yapsa bile acıyacaktı. Parmaklarını çaprazladı ve bir açık hava trambolin fabrikasına doğru düşmeyi umdu.

Gezegen gibi, neydi adı, Fintleborxtug! Fintleborxtug ile ilgili komik bir bilgiyi hatırlattı kendisine. Buraya bu ismi veren yaratık, tam ismi verecekken hıçkırmıştı. Ve bu hıçkırığından sonra rahatsızlanmıştı. Kimse bunun bir isim mi, yoksa hıçkırma esanasında çıkan bir nida mı olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Bana bunu söylemene gerek yok, dedi Doktor kendine, hırçın bir üslupla. Biliyorum! Fintleborxtug gezegen yüzeyinin bir tambolin gibi yumuşak ve sıçramaya müsait olduğunu biliyorum. Çünkü uzun bir zaman önce orada, dağlar arasında ve mor gökyüzünde uzunca zıplamıştım. Tam da dondurma yedikten sonra. – Ki bu bir hataydı.

Lütfen konsantre olur musun, diye düşündü Doktor. Yine kendi kendine.

Konsantre oldu. Halen düşmekte olduğunu doğruladı. Hayalkırıklığı yaşamıştı ancak son birkaç saniyedir şartlarını birden bire değiştirmediği düşünülecek olursa bu pek de sürpriz bir durum değildi.

Tam olarak nerede olduğunu düşündü. Hangi gökyüzünden düşüyordu? Hangi zemine doğru hızla ilerliyordu? Dilini dışarı çıkardı. Hava akımı yüzünden savrulup durmuştu. Gıdıklandı. Ah. Dünya gibi bir tat vardı. Kuzey Avrupa. İngiltere. Odun dumanı, dizel, çim, hızla yaklaşan beton, bolca nem ve bir tavır. Yorkshire. Muhtemelen Güney Yorkshire.

Aşağıya doğru bir kez daha baktı. Bir tren yolu vardı. Hareketsiz bir tren. Trenin dışındaki kaplamadan anlamaya çalıştı. Ancak her yer karanlıktı, tren uzaktaydı ve rejenerasyon gücü bir kez daha ona x-ray görüş gibi süper güçler vermeyi becerememişti. Ah neyse, diye düşündü, belki gelecek sefere.

Şimdi ise, aşağıdaki tren daha da yaklaşmada ısrar ediyordu. Tren ya da raylar, ineceği yer burasıydı. Elindeki kısıtlı seçenekleri gözden geçirdi – raylar acıtabilirdi. Avuç dolusu çakıl ve iki demir çubuk yeni bedenine doğru… öff. Tren biraz daha iyi olabilirdi -çatısı, eğer kendini denk getirebilirse, düşüşünü yavaşlatabilirdi.

(Üzerine düşmek muhtemelen daha çok acıtacaktı ama olsun.)

Birazcık şansla sayesinde aldığı herhangi bir yara rejenerasyon parçacıklarını tetiklemezdi. Şu Naismith köşkünün çatısına düştüğündeki gibi olmamıştı. Ya da Sycorax kopardıktan sonra yeniden el çıkarması gibi, tekrar bir organ büyütmesi gerekmemişti. Dikkat et Doktor, diye düşündü, kişisel ünvanların ipi kopardı.

Şu çatı oldukça yaklaşmıştı. Kollarını biraz sallayarak lokomotifin üstüne doğru düşmek üzere hareket etmeye çalıştı. Bunu başardığı sırada tren ışıklarının söndüğünü gördü. Kompartmanlardan birinden öne doğru ışık saçıldığını gördü. Yanlış bir şeyler vardı. Ve eğer bir terslik varsa, bunu çözecek adam oydu.

Bu düşüşten sağ çıkacağını varsayıyorsun, diye hatırlattı kendine. Şimdi karamsar olmayalım, diye çıkıştı kendine. Her şey yoluna girecek. Şu an ideal şartlarda olmayabiliriz. Ama bunu başarabiliriz. Galiba.

Bu ilginçti, diye düşündü. Bir iyimser olmalıyım. Bir miktar da hevesliyim. Ve midemdeki şu sıcak his de ne? Ah, ben naziğim! Harika.

Bu eğlenceli olacak, diye düşündü Doktor. O sırada trenin çatısına düşmüştü, Sheffield’ın biraz dışında bir yerlerdeydi. Grindleford’dan çok da uzak bir yerde değildi.

Ardından trenin tabanına düştü, rejenerasyon enerji partiküllerinin yaralarını iyileştirdiğini, çizik ve kırıkları ‘yenilediğini’ hissetti. Trenin içindeyd,, trendeydi… kendi kendine düşündü: bu oldukça ilginç bir gece olacak!

Doktor zıplayarak ayağa kalktı. Ne olduğunu anlamadığı yaratığı taradı ve derhal yeni arkadaşlar edindi.

son

 

Hikaye ile ilgili yorumlarınızı çok… çok merak ediyorum.

 

Like this Article? Share it!

About The Author

Bir Cevap Yazın