Umpty-Umların Dehşeti, Bir Steven Moffat Hikayesi

Published On 10 Nisan 2020 | By Duha Can Cankaya | Kısa Hikayeler, Son Yazılar

UMPTY UMLARIN DEHŞETİ

Tütmekte olan et parçası üst, yüzeysel derisi kıvrılıp genişleyerek yeni bir şekle kavuşmadan önce oldukça sessizdi. Karpagnon‘un görsel devrelerine bu işlenmişti ve yeni şekle iki nano saniyede uyum sağlamıştı. İnsan, gülümsüyor gibi görünüyordu. Karpagnon bir an düşündü ve bir misilleme yapmamaya karar verdi.

“Beni duyuyor musun?” insanı ürkek boş bakışları yüzünden sarsıldı. “Anladın mı? Ne dediğimi anladın mı?” sarsılma yüzünden yeni kokular ve ses sistemi kendine gelmişti. Karpagnon‘un Algı Filtresi yeni kokuları işliyorken, Taktik Ekranı da alışılmadık bir şekilde İnsan‘ın dikkatini çektiğini belirtiyordu. Hafif nem spreyini önemsememişti bile. “Yarın sabah geri döneceğim. Dr. Johnson ve Dr. Ahmed de orada olacak. Onları hatırlıyor musun?”

Taktiksel Ekran‘a göre belirgin bir tehdit yoktu. Ama Stratejik Gözlem Fonksiyonu‘na göre belirgin olmayan tehditlerin varlığı halen mümkündü. Ama tabi, Stratejik Gözlem Fonksiyonu hep böyle şüpheciydi.

Algı Filtresi biftek ve soğanı ayırt etmişti.

Karpagnon kutunun içini yine taradı ama taktiksel anlamda önem taşıyan yeni bir bilgi yoktu. Ufak bir yatak vardı (içinde uyuyor numarası yapması gerekecekti.), pencere vardı (önüne demir parmaklık takılmıştı) ve bir de kapısı vardı (o sırada açıktı). Taraması yatağın yanındaki sandalyede oturmakta olan İnsan‘a vardığında bitti. Belirgin bir şekilde bir cevap bekliyordu. Karpagnon sunular çeşitli Diplomatik Arayüz Modülleri‘ni inceledi ve birini seçti. “Evet,” dedi “iletişiminize dahil oldum ve onu öğrendim. Ayrıca Dr. Johnson ve Dr. Ahmed’i hatırlıyorum. Gezegeninizi yok etmeli ve burada üreyen her şeyi yakmalı ve tahrip etmeliyim. Umarım biftek ve soğanınızı beğenirsiniz.”

“Sonra görüşürüz o zaman,” dedi Dr. Petrie ve çıkmak üzere acele etti. “İlk fırsatta senin içini temizlesek iyi olacak,” diye yanıtladı Karpagnon. “İyi geceler.”

Dr. Petrie kapıya yöneldiğinde Taktiksel Ekran‘da bir uyarı belirdi.

‘Kaçış nihai karanlıkta ve 2.7saat içinde gerçekleşecektir.’

Stratejik Gözlem Fonksiyonu daha da ileri giderek bir uyarı verdi: ‘Tesisteki tüm insanlar kalkıştan önce yok edilmelidir.’ İnsan belirteci, Dr. Petrie’yi öncelikli hedef olarak işaret ediyordu.

Algı Filtresi uyarı verdi: ‘İnsan olduğu belirlenen Dr. Petrie’nin ter bezi salgılarında belirgin miktarda adrenaline rastlandı. Bu Dr Petrie’nin üst seviyede korkuya tepki gösterdiğini gösterir.’

“Ve alt seviyede de kocaman.” diye ekledi başka bir ses.

Karpagnon somurtabiliyor olsaydı, tam da o anda somurturdu. Bu da nereden çıkmıştı böyle? Hızlıca bir iç tarama başlattı ama sistemdeki bu beklenmedik bilginin kaynağını bulamadı.

“Adlandırılmamış bilgi sistemini tanımla!” diye emretti Karpagnon.

“Yani, şunun büyüklüğüne bak! Gözünü çıkarabilir.”

“Adlandırılmamış bilgi sistemini tanımla!” diye tekrarladı Karpagnon.

İç Bilgi Ekranı‘nda hiçbir adlandırılmamış bilgi akışı saptanmadı.

Karpagnon bir an durup düşündü. An itibariyle David adında, 12 yaşında bir çocuk gibi görünmesini sağlayan holografik kabuğunu açık tutmak. Belki de sistemde bazı hatalara sebep oluyor olabilirdi. Belki de bundan fazlası vardı. Geçici bir kapatma problemi çözebilirdi ve kaçıştan önce yapılacak en akıllıca şey sistemleri yenilemek olurdu.

Görsel paravan adına, Karpagnon bacaklarını salladı, ki bu sayede yatakta yatabiliyor ve hologramın gözlerini kapalı pozisyonda tutabiliyordu. Orada öylece yatarken iç rölelerinin bir bir kapanışını dinliyordu.

Taktik Ekranı çevrim dışı kalmıştı.

Stratejik Gözlem Fonksiyonu çevrim dışı kalmıştı.

Algı Filtresi çevrim dışıydı.

İç rötar uyarı modundaydı.

Bir anlığına iç gıcıklayıcı bir karanlıktan başka bir şey kalmamıştı.

“İyi Geceler ekip!”

Karpagnon uyanıktı. Krono-sayıcısına göre 2.7 saat geçmişti. Karanlığın çöktüğünü kendine ispatlamak için kafasını kaldırıp pencereden baktı. Ardından yataktan kalktı ve hologramının durumunu aynada kontrol etti. Kabuk halen duruyordu. Bir an bekledi, sistemlerinin düzenlenmesi için onlara biraz zaman tanıdı. Her zamanki gibi ilk açılan Taktiksel Ekran olmuştu.

Tavsiye şuydu:

Kaçış esnasında insan kaybından kaçınılacak.

Karpagnon, aynada insan hologram kabuğunun somurttuğunu gördü. Bu garipti çünkü bunu yapabileceğini bilmiyordu bile. “Üzgünüm, en son önerini tekrarlar mısın?”

Kaçış esanasında insan kaybından kaçınılacak‘, diye tekrar etti Taktik Monitörü.

Aynadaki yüz şaşkınlık içerisindeydi, ki bu da yeni bir özellikti. “Neden?” diye sordu Karpagnon.

‘Yeni protokol.’, diye yanıtladı Taktik Ekranı. ‘Acımasızlık ve korkaklıktan kaçınılacak. Bu tesiste insan yıkımı zalimlik ve korkaklık olarak nitelendirilir.’

“Hangi yeni protokol?” diye sordu Karpagnon.

“Hay aksi, benim hatam olmalı.” dedi şu ses, yine o sesadlandırılmamış bilgi sistemi. Ama nereden geliyordu ki?

“Sıkıldım, göreceksin.” diye devam etti ses, “Ev bekçiliği yapıyorum gibi bir şey, burada olduğum sürece yapacağım. Yeni sistemi sevdim, ben, uykumda sıkılıyorum da. Şu uyku işini halledemiyorum, çok fazla gezegen var. Ya uyursak ve bir gezegen kaybolursa! Kabus gibi, değil mi?”

“Kimsin sen?” diye diretti Karpagnon.

“Sadece yardım etmek isteyen bir dostum. Bir kaçış planlıyoruz, değil mi? Kaçışlarda ustayımdır.”

“Yardımını istemiyorum,” dedi Karpagnon. “Stratejik Gözlem Fonksiyonu, lütfen Taktik Ekranı‘na bir tanı koy. Bir müdahale var gibi görünüyor.”

Karpagnon bekledi ama bir cevap alamadı. “Stratejik Gözlem Fonksiyonu, lütfen Taktik Ekranına bir-”

“En azından bunu tartışamaz mıyız?” diye sordu Stratejik Gözlem Fonksiyonu. Dijital arayüzde yepyeni bir ses tonu vardı. Biraz sinirlenmiş gibiydi bir de. “Yani ne bileyim, neden hep senin söylediklerini yapmak zorundayız ki? Ya başka birinin de bir fikri olursa? Hiç böyle düşündün mü?”

“Ah tatlım,” dedi ses, “benim etkim yüzünden olmalı, ne yazık ki. Şöyle ki, ben tastamam bir yönetim yapısı oluştururum. Daima tek başıma yürütürüm – baştan sona dek. Haliyle işin başında da ben olurum. Kişisel alma, bu bana has bir huy.”

“Sistemlerime müdahale eden sen misin?”

“Bak sana ne diyeceğim, hepsini kapatayım, olmaz mı? Sonra da kaçıveririz.” Karpagnon’un iç sistemleri kapanırken hafif bir tıklama sesi duyuldu.

“Kimsin sen??” diye kükredi Karpagnon.

“Şu an kaçış işlemlerine geçmiş olmamız gerekmiyor muydu? Alt kata sıvışmanın vaktidir, bence.”

“Sen kimsin ve kafamda ne işin var?”

“Esas sen kimsin ve burada ne arıyorsun?”

Karpagnon sorusunu tekrar soracakken, onu da şaşırtan bir biçimde kendini soruya cevap verirken buldu. “Ben Karpagnon. Ben bir ÖlümBorg 400‘üm, savaşçı sınıfı. Villengard silah bölgesinde üretildim. 21. yüzyıl Dünyası tarafınca gözlem altındayım.”

“Bir çocuğun evinde mi?”

“Sözleşmemdeki detaylar gizli bilgidir.”

“O zaman sana sormasam iyi olur. Çünkü sorar sormaz, geçerli bir sebep olmasa da her şeyi anlatıveriyorsun.”

“O kadar da boşboğaz değilim,” diye hırladı Karpagnon. Ancak bir an sonra kendini odadan çıkmış ve merdivenlere ilerlemiş halde buldu. -Tam da sesin istediği gibi.

“Ölümborg 400,” diye tekrarladı. “Senden önce çalışmamış 399 tane daha mı vardı yani? Pek güven veren bir sayı da değil açıkçası.”

“Kimsin sen?” diye sordu.

“Ah Karpagnon, kim olduğumu biliyorsun. Şu an tek başınasın.”

“Söyle dedim!”

“Ben Doktor‘um.”

Karpagnon henüz dört adım atmıştı ki kalakaldı. Böylesi bir şoku yaşayabilecek bir programlamadan geçmemişti.

Doktor!

“Oooh, şu hafıza bölümündeki parlamalara bak! Adımı duymuş olmalısın.” Adını duymak mı?? “Ka Faraq Gatri,” diye yanıtladı Karpagnon. “Yaklaşan Fırtına, Karanlığı Getiren, Pandorika’nın Şeytanı! Zaman Savaşı’nın son galibi.

“En iyilerin birkaçı. Dikkatini çektiğime sevindim.”

“Evrende bir çokları tarafından en iyi savaşçı olarak tanınıyorsun.”

“Ben bir savaşçı değilim ama nasıl dersen öyle olsun.”

“Nasıl kafamın içinde olabilirsin ki?”

“Şu anda seninle bir kulaklık yoluyla konuştuğumu söylesem, ne dersin?”

Karpagnon yavaşça mantık seviyesine kavuştu. “Nasıl oldu da güvenlik sistemlerimi aşıp bir de kulaklık takabildin bana?”

“Yanlış soru.”

“Bir kulaklık nasıl benim iç sistemlerime müdahale edebiliyor?”

“Bu da yanlış bir soru.”

Karpagnon kulaklığa ilişecek oldu oldu ama-

“Dokunma,” diye çıkıştı Doktor. “Kulaklığa dokunursan iş biter. Sana yardım etmem.”

“Ben emir almam!” diye kükredi Karpagnon. Elini yavaşça indirmekten de kendini alıkoyamamıştı. “Niye bir ÖlümBorg senin yardımına ihtiyaç duysun ki?” diye çıkıştı. Amaçladığından daha sivri bir ton kullanmıştı.

“Çünkü buradan çıkmak istiyorsun.” diye yanıtladı Doktor. “Ki bu bana uyar. Çünkü ben de bir ÖlümBorg 400‘ün bir çocuğun evinde dolanmasından hoşnut değilim. Ön kapı 6 metre önünde, devam edelim mi?”

“Öncelikle bu tesisi  içindeki insanlarla birlikte yok etmeliyim.”

“Bu bir tesis değil, bir çocuğun evi.”

“Önce bu çocuğun evini içindeki insanlarla beraber yok etmeliyim.”

“Şey, bu bana biraz canice geldi ama tamam. Mutfağa ilerleyelim, olur mu?”

“Neden mutfak?”

“Tüm yanıcı şeyler orada da ondan. Mutfak nerede biliyorsun, değil mi Karpagnon?”

“Elbette!” Karpagnon geriye kalan merdivenleri gizlice indi ve gölgeli, sessiz koridor boyunca ilerleyip mutfağa vardı.

“Neden insanlardan bu kadar korkuyorsun?” diye sordu Doktor.

“Ben insanlardan korkmam. Onlardan tiksinirim.”

“Ah, hadi ama… kulağında oturuyorum, tüm beynin görünüyor buradan. Basbaya korkuyorsun onlardan.”

“Tüm insanlıktan nefret ediyorum.”

“Tamam da, mevzu da bu değil mi? Onlardan nefret ediyorsun. Nefret, korkunun daha yüksek sesli olanıdır.”

“Benim korkmak için hiçbir sebebim yok.”

“Ama ben her şeyi biliyorum. Ben anlarım. Daleklerle de böyleydi, sonra bir de Siberadamlar vardı. Ağlayan Melekler falan…”

“Bu yaratıkları biliyorum.”

“Bilirsin tabi, herkes onlardan korkarardı. Ve Sontaranlar‘dan ve de Slitheenler‘den. Ve elbette bir de Umpty-Umlar’dan.”

Karpagnon veri bankasını taradı.

“Umpty-Umlar mı?”

“Ah, onlar en fenası. Hiçbir şey beni Umpty-Umlar kadar çok korkutmuyor.”

“Ben onları tanımıyorum.”

“Ah, eğer beni tanıyorsan, Umpty-Umlar’ı da biliyor olmalısın. Ama şimdi boş ver onları. Mutfaktayız! Ne yapacaktık ki burada biz?”

Karpagnon kocaman ve karanlık mutfağın ortasında öylece dururken buldu kendini. Sonunda, dedi. “Bu ev yanmalı.”

“Ah, öyle mi dersin? Bu, biraz fazla olmaz mı?”

“Bu ev yanmalı.” diye diretti. Bu kez daha yüksek sesle.

“Herkes de beraberinde yanmalı. Ama bu adil değil. Çünkü burada çok fazla çocuk var.”

“İnsanlık zerre umurumda değil. Bu ev yanacak.”

“Fakat mesele şu ki… bunu cidden yapmak istemiyorsun- değil mi Karpagnon?”

Karpagnon Fonksiyon İşlemcisi‘ni taradı. Doğru olduğunu tespit etti.

Neydi bu şimdi? Çekince mi?

Bu garip kadın, evrenin en büyük savaşçısı kafasına girip işlemcilerine mi müdahale ediyordu?

“Neden çekimserlik hissettiğini biliyor musun Karpagnon?”

“Çekimser değilim.” diye yalan söyledi.

“Strateji! Hepsi bu. Düzgün bir askeri strateji. Sen bir ÖlümBorg 400 olarak Dünya’da bir gizli görevdesin -bu evi yakmak sadece dikkat çekmene sebep olacaktır.”

Karpagnon bunu bir düşündü. “Doğru!” diye karar verdi.

“O zaman. İşte çözüm. Bu evi yakmak yerine, neden… içerisinin ısısını epey bir arttırmıyoruz?”

“Isıtma sistemiyle mi?”

“Evet. Bu onlara gününü gösterir! Tüm gece terleyip dururlar, aptal insanlar! Ah, çarşafları sırılsıklam olacak.”

“Ama intikam istiyorum.” diye ısrar etti Karpagnon. “İntikam isteyen sadece ısıyı arttırmaz.” dese de eli ısıtıcı düğmesine gitmişti ve ısıyı arttırmaya başlamıştı bile.

“İşte böyle, Karpagnon! Gelecekte seninle ters düşmemeleri gerektiğini anlayacaklar. Şimdi bu zavallı insanları bırakalım da huzurlarını kaçıran sıcakla uğraşsınlar.”

“Hayır.” dedi Karpagnon.

“Ah hadi ama! Bu kaçış sonsuza dek sürecek galiba. Sana da yaranılmıyor.”

“Önce Dr. Petrie olarak bilinen insanı yok etmem gerek.”

“Ah, tamam. Eğer yapmak zorundaysak. Hadi gidip Dr. Petrie’yi yok edelim o zaman. Gecenin bu saatinde nerede bulacağız ki onu?”

Genellikle olduğu gibi, Dr. Petrie gece geç saatlere dek ofisinde çalışıyordu. Karpagnon sessizce kapısından girdiğinde Petrie’nin koltuğuna yayılmış olduğunu ve kafasının geriye düştüğünü gördü. Oldukça yüksek sesle horluyordu. Neredeyse masasındaki çay fincanını kıracak gibiydi. Karpagnon fincanın altındaki kağıtları fark etti. Birer fotoğraf da iliştirilmişti bu kağıtlara. Bu fotoğraflar David‘e – Karpagnon’un hologramı olan çocuğa aittiler.

“Tamam, şimdi ona ne yapacağız?” diye sordu Doktor. “Eritecek miyiz? Minyatür hale mi geitreeğiz? Atomik yapısında rastgele bir değişim mi yapacağız? Sonuncuyu nasıl yaparız bilemiyorum ama kulağa havalı geliyor.”

Karpagnon yine bir şey yapmaya çekindi. Neyi vardı ki? Dr. Petrie’den nefret ederdi, başka bir canlıdan nefret etmediği kadar hem de.

“Neden ondan nefret ediyorsun Karpagnon?”

Karpagnon neredeyse söylemeyecek gibiydi. “Beni… küçük düşürdü.”

“Ah, amacının bu olduğunu sanmıyorum. Yardım etmeye çalışıyordu. Hatırlarsan, senin disosyatif kişilik bozukluğu olan David adında küçük bir çocuk olduğunu sanıyor. Villenburg’de üretilmiş bir ÖlümBorg 400 olduğunu bilmiyor.”

“David bir kurgu.”

“Ah, elbette öyle. Bunu biliyorum. Ama gizlenme paravanına çok fazla detay eklemişsin. Ailesi tarafından terk edilmiş, insanlar tarafından kötü muameleye maruz kalmış… Dr. Petrie’nin seni küçük düşürmeyi amaçladığını sanmıyorum. Yardım etmeye çalışıyordu. ÖlümBorg olduğunu bilmiyordu ki – ah bunu çok duyuyor olmalısın.”

“Önemli değil. Bana kimse acıyamaz. İntikamımı alacağım. O yok edilecek.”

“Anlıyorum. Sen bilirsin. Buyur madem -erit gitsin.”

Ancak Karpagnon yine ve yine garip bir şekilde gerçekleştireceği eylem hakkında bir çekincedeydi. Dr. Petrie ise gittikçe artan bir şekilde horlamaya devam ediyordu.

“Problem ne biliyor musun? dedi Doktor en sonunda. “Konu yine strateji. Eğer Dr Petrie‘yi yok edersen, bu dikkati sana çeker. Kamuflajını böyle harcamak istemesin. Bu yüzden bize akılcı bir çözüm lazım.

“Önerin nedir?”

“Bakalım. Onu eski sıkıcı şekilde yok etmek yerine, neden ona insanların katlanamadığı bir şey yapmıyoruz? Neden ona… bana bir saniye ver… bıyık çizmiyoruz?”

“Bıyık çizmek uygun bir intikam yolu değil.” dedi ÖlümBorg 400. Tahta kalemine uzanıyordu bu esnada.

Gelip önünde durdu- savunmasız adamın karşısında sinsice sırıtıyordu Karpagnon.

Özgürlük ise santimler kadar uzaktaydı.

“Ne bekliyorsun?” diye fısıldadı Doktor kulağının içine. Karpagnon kapının koluna uzandı. Tereddütteydi.

“Korkma, dışarısı sakin.” dedi Doktor.Siberadamlar ya da Dalekler yok. Umpty-Umlar desen, sesleri bile çıkmıyor..”

Karpagnon yavaşça kapıyı açtı. Soğuk hava ciğerlerini doldurdu. Ağaçlar arasından esen rüzgarı ve uzaklarda akan trafiği duyuyordu. Gökyüzü bulutlarla dolu olsa da ayışığı süzülüyordu.

“Ciğerler?” dedi Doktor. “Ciğerler derken ne demek istedin?”

“Karpagnon bir nefes daha aldı. Çok soğuktu. Kendini ürperirken buldu.

“Sen bir ÖlümBorg 400 isen nasıl ciğerlerin olabilir ki? ÖlümBorglar’ın ciğeri olmaz.”

Duvar dibinden bir kedi ilerliyordu. Karpagnon’a şöyle bir baktı ve birden gözden kayboldu. Trafik aktı, bir tren geçti ve rüzgar saçları içinden esip gitti.

Doktor‘un sesi daha nazikti artık. “Kapıyı kapat David. Donacaksın soğuktan.”

“Hayır!” diye kükredi Karpagnon. “Hayır, bu doğru olamaz!” Geceye fırladı birden. Beton zemin çığlak ayaklarına dondurucu soğuğu tattırıyordu. Soğuk esinti pijamasının içine dek işlemişti. Birden olduğu yerde kalakaldı. Korkmaya programlanmamıştı ama şu an korkuyu hissediyordu.

“Hadi ama David,” dedi Doktor. “Artık anladın, değil mi? Anladığını biliyorum!”

“Yalan dolu sözlerini kendine sakla!” diye ağlamaklı bir sesle konuştu Karpagnon.

“Eğer sözlerimden bıktıysan, neden kulaklığı çıkarmıyorsun David?”

David kulağına uzandı. Sonra diğer kulağına.

“Kulaklık yok.”

“Dahası, kulaklar var. Neden bir ÖlümBorg’un kulakları olsun ki David? Bir ÖlümBorg’un neden kulakları ve ciğerleri var? Ne tür bir cyborgda olur ki bunlar?”

“Ama sesini duyuyorum.”

“Ben kulağında değilim David. Ben kafandayım. Ve sen bir ÖlümBorg değilsin. Sen David Karpagnon adında küçük bir çocuksun. Ve yatma saatin çoktan geçti.”

“Bu doğru değil. Zaman Lordu güçlerini kullanarak sistemlerime sızdın.”

“Hayır, öyle bir şey yapmadım. Ve isteseydim de yapamazdım. Neden biliyor musun David?”

Doktor‘un telepatik yetenekleri, ölümlülerinkinden çok ileri düzeydedir.”

“Bunu sana kim söyledi? Benim hakkımda bu kadar çok şeyi nasıl bilebiliyorsun? Bunları nereden öğrendin?”

“Ben…”

Karpagnon birden çözüldü, korkunç bir gerçek birden bire su yüzeyine çıkmıştı.

“Ben…”

Bu doğru olamazdı. Sadece.. olmazdı. Ama yine de doğruydu. Hissettiği soğuk, görüşünü kaplayan karanlık kadar doğruydu. Bir nefes daha aldı. Buz gibi havada ağzını açtı ve şunları söyledi:

“Televizyonda izlemiştim.”

“Harika bir dizi, değil mi?

Doctor Who.”

“Evet o. O benim. Ama ekranda kendime öyle demem yasak. Niye bilmiyorum, halbuki ne kadar da güzel bir isim.”

“Sen… gerçek değilsin.”

“Şey, sınırlı gerçek algısınca, hayır. Ama seni bu gece dengede tuttum, değil mi ama? Bunu yapabilecek kadar gerçeğim.”

“Sen bir karaktersin… bir dizide.”

“Evet, öyleyim. Ama açıkçası, yönetmen olmayı tercih ederdim.”

David sessizce durdu. Soğuğu pek de hissetmiyordu artık.

“Müziği beğeniyor musun bu arada? Ne zaman duysam ürperiyorum. Umpty-um umpty-um, umpty-um umpty-um.

“Anlamıyorum…”

“Korkutucu bir ses değil mi? Ne zaman duyacağımı anlasam tüylerim diken diken oluyor. O yüzden bölüm sonlarında bağırmaya başladım.

“Ama sen nasıl kafamda olabilirsin ki?”

“Ben canavarların olabildiği her yerde varolabilirim. Bu gece canavarlarla savaştık, sen ve ben. Sanırım bu müziğin hikayesiydi. Öyle gibi düşündüm ben. Umpty-Umlar ses canavarları. Ama ne zaman ki Woo-Hoo lar başlar… Sanırım Woo-Hoolar benim yardıma koşarken çıkardığım sesler.

“Kimseyi kurtaramazsın. Sen bir hikayesin.”

“Eninde sonunda hepimiz birer hikayeyiz. Ama bir hikaye nedir biliyor musun David? Bir fikirdir. Ve bir fikir nedir biliyor musun? Çok kocaman ve çok zekice bir düşüncedir, seni canlı tutar. Senin kafandan yükselip başka insanların kafasına uçar. Şu an senin zihninde olmam gibi. Seni güvende tutmam gibi. Asla zalim, asla korkak değildir. Daima Doktor’dur.”

David iç çekti. Yeniden üşümeye başlamıştı. Dönüp eve baktı, aniden sıcacık hissetmişti.

“Kolay olmayacak,” dedi Doktor. “Hiçbir şey kolay olmayacak, hiç. Ama ben daima burada olacağım.”

David eve geri girdi, merdivenleri çıktı ve yatağına döndü.

Birkaç saat sonra David uyandı ve bir süre tavana baktı, olan bitenler hakkında düşündü.

“Bazen çok korkuyorum.” dedi.

“Woo-hoo,” diye yanıtladı Doktor.

-son-

 

 

Ç/N: Sizi bilmem ama ben sonlarda o kadar duygulandım ki, optik kürelerim sıvı sızıntısı yaptı.

Çok ilginç.

ÖlümBorglar’ın duygulanması mümkün mü?

Peki bu sıvı nereden geliyor.

Ah hadi ama.. şu garip ‘woo-hoo’ sesi yapan hanginiz?!

Like this Article? Share it!

About The Author

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir