Zamanın ve Yumruğun Öğrettikleri: Usta, Öğrenci ve İyilik Yanılgısı
Birine bir şey öğretmek masum değildir.
Öğretmek, sadece bilgi aktarmak değildir; dünyaya bakış açısı bırakmaktır. Bir insana nasıl vuracağını öğrettiğinde, ona neye vurması gerektiğini de fısıldarsın. Birine zamanı öğrettiğinde, ona neyi telafi edemeyeceğini de yüklersin.
Bu yüzden Doctor Who ile Cobra Kai aynı masada oturabilir.
Biri yumrukla, diğeri zamanla çalışır. Ama ikisi de aynı soruyu tekrar tekrar sorar:
“Birine güç vermek, onu kurtarmak mıdır?”

ZAMANIN VE YUMRUĞUN ÖĞRETTİKLERİ
Usta, Öğrenci ve İyilik Yanılgısının Uzun Gölgesi

Birine bir şey öğretmek masum değildir.
Bu cümle ilk bakışta abartılı durur. Çünkü öğretmek, gündelik hayatta “yardım etmek”le, “yol göstermek”le, hatta “iyilik”le eş tutulur. Oysa öğretmek, özellikle güç içeren bir şeyi öğretmek — dövüşmeyi, hayatta kalmayı, doğruyu yanlıştan ayırmayı, zamanı bükmeyi — geri alınamaz bir iz bırakmaktır. Öğrettiğin şey unutulabilir; ama o şeyle dünyaya bakma biçimi unutulmaz.
Karate Kid evreninde bu, bir yumrukla başlar.
Doctor Who’da ise bir seçimle.
Ama ikisi de aynı yere çıkar:
Öğrenci, öğretmenin niyetini değil, sonucunu taşır.
Mr. Miyagi’nin öğretisi genellikle romantize edilir. Sessizdir. Sabırlıdır. “Önce cilala, sonra sor” der. Ama Miyagi’nin asıl gücü, öğretmemeyi bilmesidir. Bilgiyi saklar. Zamanı uzatır. Öğrencisini hazır olmadığında merkeze almaz. Çünkü bilir: erken verilen güç, karakteri değil egoyu büyütür.
Johnny Lawrence’ın hikâyesi tam da bu yüzden acıtır. Çünkü Johnny, kendisine neyin öğretildiğini değil, neyin hiç öğretilmediğini taşır. Ona vurmak öğretildi. Dayanmak öğretildi. Ama durmak, geri çekilmek, kendini tanımak öğretilmedi. Ve insan, kendini tanımadan güçlendiğinde, o güç bir süre sonra sahibini dövmeye başlar.
Doctor da benzer bir laneti taşır.
Doctor öğretir. Hem de çok. Ama çoğu zaman öğretirken bedeli yanında bırakmaz. Companion’lar Doctor’ın bilgeliğine hayran olurken, yavaş yavaş onun hızına, onun kararlarına, onun soğukluğuna adapte olmak zorunda kalır. Ve bu adaptasyon, bir noktadan sonra hayatta kalmak için Doctor gibi olmayı gerektirir.
İşte bu yüzden “Am I a good man?” sorusu yalnızca bir içsel sorgu değildir.
Bu soru, öğretmenin kendine sorduğu bir etik panik hâlidir. Çünkü Doctor artık şunu fark etmiştir:
İyi niyetli olmak, iyi sonuç doğurmaz.
Doğruyu göstermek, doğru bir insan yaratmaz.
Ve bazen en büyük zarar, “ben sadece yardım ediyordum” cümlesinin arkasına saklanır.
ZAMAN, TRAVMA VE TEKRAR EDEN DÖNGÜLERİN KİRLİ MEKANİĞİ
Cobra Kai’de zaman ilerlemez.
Bu, dizinin en büyük yalanı değil; en dürüst tarafıdır.
Herkes aynı anın içinde sıkışmıştır. 1984’teki bir maç, bir yenilgi, bir utanç ânı; yıllar geçse de hâlâ belirleyicidir. Karakterler yaşlanır ama olay eskimez. Çünkü travma kronolojik değildir. Travma, şimdi yaşanır.
Doctor Who’da zaman akar. Gezegenler yanar, evrenler çöker, yüzler değişir. Ama Doctor’ın içindeki bazı anlar asla ilerlemez. Savaşlar biter, ama suçluluk bitmez. Zaferler kazanılır, ama “başka türlü olabilirdi” ihtimali kapanmaz.
Johnny geçmişte yaşar.
Doctor geçmişi taşır.
Bu fark çok kritiktir. Johnny, tekrar etmek ister. Doctor, telafi etmek ister. Ama ikisi de aynı hataya düşer: geçmişle aktif bir ilişki kurduklarını sanırlar. Oysa yaptıkları şey, geçmişin bugünü zehirlemesine izin vermektir.
Clara burada kilit noktadır. Clara, Doctor’ın yanında “öğrenci” gibi durmaz. O, Doctor’ın yöntemlerinin sonuçlarıyla yüzleşen kişidir. Clara’nın cesareti, Doctor’ın risk algısıyla şekillenir. Clara’nın özgüveni, Doctor’ın sınır tanımazlığıyla beslenir. Ve bir noktada, Clara artık Doctor’ın yanında değildir — Doctor’ın yerine geçmeye başlar.
Bu an çok önemlidir. Çünkü burada öğretmenin niyeti tamamen anlamsızlaşır. Doctor “ben böyle olsun istememiştim” diyebilir. Ama Clara’nın geldiği yer, Doctor’ın açtığı yoldur. Ve bir öğretmen için bundan daha korkutucu bir şey yoktur:
Öğrencinin, seni aşması değil — seni tekrar etmesi.
Cobra Kai tam olarak bunu anlatır. Kreese, Johnny’yi tekrar eder. Johnny, öğrencilerinde kendini görür. Her nesil, bir öncekinden kaçtığını sanırken, onun kopyası olur. Çünkü kimse durup şunu sormaz:
“Bana öğretilen şey gerçekten doğru muydu, yoksa sadece güçlü müydü?”
“DOĞRU YOL” YANILGISI VE İYİLİĞİN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ

Eskiden iyiyle kötü arasındaki çizgi netti.
Bu çizgi, anlatılar için kullanışlıydı. Ama gerçek insanlar için hiçbir zaman çalışmadı.
Cobra Kai bu çizgiyi özellikle bulanıklaştırır. Çünkü dizinin derdi “kötüler de haklı olabilir” demek değildir. Dizinin asıl söylediği şey daha rahatsız edicidir:
İyilik, yanlış ellerde bir silaha dönüşebilir.
Doctor Who da benzer bir yerden yürür. Doctor, çoğu zaman “en az zarar” prensibiyle hareket eder. Ama en az zarar, zarar olmadığı anlamına gelmez. Ve bu küçük zararlar birikir. Kimsenin tek başına fark etmediği, ama herkesin içinde taşıdığı bir ağırlık hâline gelir.
War Doctor burada bir istisna değil, bir itiraftır. Doctor’ın “başka çarem yoktu” dediği an, aslında şunu kabul eder:
İyilik, her zaman masum değildir.
Ve bazen iyi kalmak için, kötü olmaya razı olursun.
Sorun şu ki, bu razı oluş geçicidir sanılır.
Ama değildir.
Bir kere “haklı gerekçeyle” sınırı geçtiğinde, sınırın nerede olduğunu bir daha net göremezsin.
Johnny Lawrence’ın kırılma noktası da budur. O, kötü olmak istemez. O, kaybetmek istemez. Ve zamanla bu ikisi birbirine karışır. Kazanmak, haklı olmakla eş anlamlı hâle gelir. Doctor’da ise kurtarmak, karar vermekle eş anlamlı hâle gelir. Ve her iki durumda da insan, kendini merkeze koyar.
İşte “iyi yol” yanılgısı burada çöker.
Çünkü iyi yol diye bir şey yoktur.
Sadece daha az yüzleşilen sonuçlar vardır.
SEVGİYLE YANINDA DURMAK MI, KORKUYLA ŞEKİLLENDİRMEK Mİ
Öğretmenin Görünmeyen Şiddeti
Birine bağırmak kolaydır.
Birini itmek, aşağılamak, korkutmak… bunların hepsi gözle görülür. Tepki doğurur. Karşılık üretir. İnsan, kendine “burada bir sorun var” deme fırsatı bulur.
Ama sevgili öğretmen tehlikelidir.
Çünkü sevgili öğretmen bağırmaz.
Sevgili öğretmen dövmez.
Sevgili öğretmen seni incittiğini inkâr edebilecek kadar yumuşaktır.
Doctor’ın en büyük yanlışı, hiçbir zaman kötü niyetli olmamasıdır. Çünkü kötü niyet, fark edilir. Ama Doctor’ın yaptığı şeyler çoğu zaman haklı, mantıklı, acil ve kaçınılmaz görünür. Companion’lar onun yanında dururken, kendilerini seçilmiş hisseder. “Ben buradayım çünkü dayanıklıyım” derler. “Ben buradayım çünkü güçlüyüm.” Ve bu düşünce, insanın kendine kurabileceği en tehlikeli yalandır.
Clara’nın hikâyesi bu yüzden trajiktir. Çünkü Clara güçsüz değildir. Clara kırılgan değildir. Clara, Doctor’ın yanında çok iyi dayanır. Ama dayanmak, iyileşmek değildir. Dayanmak, çoğu zaman sadece daha fazla yük taşıyabilmektir.
Doctor Clara’ya şunu öğretir:
“Zor bir durumdaysan, daha cesur ol.”
Ama cesaretin sınırını öğretmez.
“Birini kurtarabiliyorsan, kurtar.”
Ama kurtaramadığında ne olacağını öğretmez.
“Doğruyu yap.”
Ama doğruyu yapmanın seni yalnız bırakabileceğini söylemez.
Cobra Kai’de bu mekanizma çok daha çıplaktır. Kreese, öğrencilerini korkuyla şekillendirir. Johnny bunu fark eder, kaçmaya çalışır. Ama kaçarken başka bir hata yapar: korkuyu silmeye çalışırken, sorumluluğu siler. Öğrencilerine “benim gibi olma” der ama “nasıl olunacağını” netleştiremez.
Ve işte tam burada öğretmenin görünmeyen şiddeti başlar.
Belirsizlik.
Bir öğrenci için en yıkıcı şey, yanlış bir yol değil; net olmayan bir yoldur. Çünkü yanlış yolda insan en azından neye karşı çıktığını bilir. Ama belirsiz bir yolda, insan sürekli kendinden şüphe eder.
Doctor’ın companion’ları bu yüzden dağılır.
Johnny’nin öğrencileri bu yüzden savrulur.
Çünkü her ikisi de aynı şeyi yaşar:
“Benden beklenen neydi?”
ERKEKLİK, SESSİZLİK VE “DAYANABİLEN ADAM” YALANI
Cobra Kai’nin dünyası, erkekliği sessizlikle tanımlar. Konuşmayan güçlüdür. Hissetmeyen dayanıklıdır. Yardım istemeyen kazanandır. Bu mit yeni değildir; sadece daha gürültülü bir ringde anlatılır.
Doctor Who’da bu mit daha sofistike hâle gelir. Doctor konuşur. Çok konuşur. Ama hissettiklerini adlandırmaz. Suçluluk taşır ama yas tutmaz. Kayıplar yaşar ama durmaz. Çünkü durmak, zamanın ona yetişmesi demektir.
Doctor bu yüzden serttir. Çünkü sertlik, duygunun yerine geçebilecek bir kabuktur. İnsan sertleştiğinde, acının içeri sızması zorlaşır. Ama tamamen durmaz. Sadece içerde birikir.
Johnny Lawrence’ın suskunluğu ile 12. Doctor’ın alaycılığı aynı yerden beslenir. İkisi de şunu bilir:
Eğer durursam, çökerim.
Eğer konuşursam, dağılırım.
Eğer yardım istersem, zayıf olurum.
Bu yüzden ikisi de ayakta kalmayı bir erdem sanır.
Oysa ayakta kalmak, yaşamak değildir.
Ayakta kalmak, sadece düşmemektir.
Ve insan uzun süre düşmemeye odaklandığında, yürümeyi unutur.
GÜÇ: KURTULUŞ DEĞİL, DUYGUYU SUSTURMA TEKNİĞİ
Güç çoğu zaman yanlış anlaşılır. Güç, insanı özgürleştirmez. Güç, insanı daha az hissettirir. Bu yüzden çekicidir. Çünkü acıdan kaçmanın en kestirme yollarından biridir.
Doctor güç sahibidir. Zamanı bilir. Olasılıkları görür. Ne olacağını çoğu zaman tahmin eder. Ama bu bilgi, onu huzurlu yapmaz. Aksine, daha ağır bir yük bindirir. Çünkü bilmek, sorumluluğu artırır. Ve Doctor bu sorumluluğu taşıyabilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığında, yalnızlık kaçınılmaz olur.
Johnny’nin gücü ise fiziksel değildir artık. O, bir figürdür. Bir “olabilirdim” ihtimalidir. Öğrencileri onun gözünde kendisini düzeltme şansı olur. Ama bu da bir tuzaktır. Çünkü kimse, bir başkasının telafisi olmak için var olmamalıdır.
Burada güç, kurtuluş değildir.
Güç, ertelemektir.
Yas tutmayı ertelemek.
Yüzleşmeyi ertelemek.
Kendine “artık bitti” demeyi ertelemek.
Doctor bu yüzden gider. Johnny bu yüzden kaçar. Kreese bu yüzden bastırır. Çünkü güç, insana zaman kazandırır sanılır. Ama aslında sadece duyguyu susturur. Susturulan duygu kaybolmaz. Şekil değiştirir.
CLARA OSWALD: ÖĞRETMENİN GURURU, ÖĞRENCİNİN ÇÖKÜŞÜ
Clara Oswald meselesi, Doctor Who’nun en rahatsız edici noktalarından biridir çünkü Clara “kurtarılacak” biri değildir. Clara güçlüdür. Zekidir. Kararlıdır. Risk alır. Ve tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü öğretmenler, güçlü öğrencileri sever. Güçlü öğrenciler öğretmeni yormaz. Güçlü öğrenciler “hazır” görünür. Ama hazır görünmek, hazır olmak değildir.
Doctor, Clara’yı yanına alırken ona bir rol vermediğini sanır. “Yanımda dur, öğren, bak” der. Ama pratikte yaptığı şey şudur: Clara’yı kendi kararlarının hızına, kendi risk eşiğine, kendi kayıtsızlığına alıştırır. Clara bir süre sonra tehlikeyi Doctor gibi görmeye başlar. Ölümü Doctor gibi tartar. Kaybı Doctor gibi ertelemeye çalışır. Ve bu, bir öğrenci için en sessiz felakettir: kendi sınırını öğretmeninin sınırı sanmak.
Bu noktada öğretmenin niyeti önemsizleşir. Doctor Clara’yı asla “böyle ol” diye zorlamaz. Ama her “bir şey olmaz”, her “hallederiz”, her “zaman var” cümlesi Clara’nın iç dünyasında bir izin kâğıdı gibi çalışır. İzin verilen şey cesaret değildir; pervasızlıktır. Clara, Doctor’ın cesaretini değil, Doctor’ın kayıtsızlığını devralır. Ve kayıtsızlık, gücün en tehlikeli hâlidir.
Clara’nın kırıldığı an, ani değildir. Büyük bir hata yoktur. Dramatik bir yüzleşme yoktur. Sadece birikim vardır. Küçük riskler. Küçük kararlar. Küçük “ben yapabilirim”ler. Ve bir noktada, geri dönüşsüzlük başlar. İşte öğretmenin en büyük günahı burada ortaya çıkar: geri dönüşsüzlüğü öğretmek ama bedelini göstermemek.
JOHNNY LAWRENCE: KENDİNİ TELAFİ ETMEYE ÇALIŞAN ADAM
Johnny Lawrence’ın hikâyesi, modern anlatılarda nadiren bu kadar çıplak işlenir. Çünkü Johnny bir anti-kahraman değildir. Johnny, başarısız bir adamdır. Ve başarısızlık, anlatıların en sevmediği şeydir. Çünkü başarısızlık bir ders çıkarmaz; sadece acı bırakır.
Johnny’nin eğitmenliği, bir ideolojiden değil, bir yaradan doğar. O öğretmek istemez; düzeltmek ister. Ama düzeltmek istediği şey öğrencileri değildir. Kendisidir. Her öğrencide bir ihtimal görür: “Ben burada doğruyu yapsaydım, böyle olmazdı.” Ve bu düşünce, öğretmenliği zehirler. Çünkü öğrenci, öğretmenin telafi alanına dönüştüğünde, artık bir birey olmaktan çıkar.
Johnny’nin en büyük çelişkisi şudur: Kreese’in yaptıklarını yanlış bulur ama onun yöntemlerini tamamen terk edemez. Çünkü Johnny, sertliğin ne kadar yıkıcı olduğunu bilir; ama yumuşaklığın ne kadar belirsiz olduğunu da bilir. Bu ikisinin arasında sıkışır. Net olamaz. Ve net olamayan öğretmen, öğrencisini kararsız bırakır.
Doctor ile Johnny burada kesişir. İkisi de geçmişte yaptıklarını düzeltmeye çalışır. İkisi de “bir daha” demek ister. Ama zaman ya da yumruk, geçmişi düzeltmez. Sadece yeni izler bırakır. Ve her yeni iz, bir öncekini daha da derinleştirir.
KREESE VE MASTER: GÜCÜN AHLÂKSIZLIĞI
John Kreese ile Master arasındaki paralellik, tesadüf değildir. İkisi de gücü sever ama aynı şekilde değil. İkisi de gücü araç olarak görmez; gücü amaç hâline getirir. Çünkü amaç hâline gelen güç, sorgulanmaz. Sorgulanmadığında da ahlâk devreden çıkar.
Kreese öğrencilerine şunu öğretir: “Acı çekersen güçlenirsin.”
Master Doctor’a şunu fısıldar: “Her şeyi biliyorsan, her şey sana mubahtır.”
Bu iki cümle de aynı yere çıkar: sonuç, yöntemi meşrulaştırır.
Bu anlayışın en karanlık tarafı, netliğidir. Kreese nettir. Master nettir. Onlar gri alanlara girmez. Bu yüzden çekicidirler. Çünkü belirsizlik insanı yorar. Net kötülük ise rahatlatır. “Ben buyum” demek, “ben doğru muyum?” demekten kolaydır.
Doctor’ın en tehlikeli hâli, Master’a en çok benzediği andır. Yani “her ihtimali gördüğünü” sandığı an. Çünkü o an Doctor, başkalarının deneyimini kendi hesabına indirger. İnsanlar seçenek değil, olasılık olur. Ve olasılıklar, feda edilebilir.
Cobra Kai’de bu mekanizma çok daha kaba işler. Ama öz aynıdır. Öğrenci, bir birey değil; bir araçtır. Güçlü bir yapı kurmak için kullanılan bir beden. Bu yüzden Kreese’in dünyasında sevgi yoktur. Çünkü sevgi, insanı yavaşlatır. Ahlâk yoktur. Çünkü ahlâk, kararları geciktirir.
“İYİ BİR ÖĞRETMEN” MÜMKÜN MÜ?
Bu soru yazının sonunda cevaplanmayacak. Bilerek. Çünkü cevaplandığında rahatlatır. Ve bu yazının rahatlatmaya niyeti yok.
Belki iyi bir öğretmen, ne öğrettiğini değil, neyi öğretmediğini bilen kişidir.
Belki iyi bir öğretmen, öğrencisinin kendi hızını bulmasına izin verendir.
Belki de iyi bir öğretmen diye bir şey yoktur; sadece daha az zarar verenler vardır.
Doctor’ın en dürüst anları, durduğu anlardır. Gitmediği, karar vermediği, kurtarmaya çalışmadığı anlar. Johnny’nin en dürüst anları, sustuğu anlardır. Öğretmediği, yönlendirmediği, kendini geri çektiği anlar. Ama bu anlar kısa sürer. Çünkü öğretmen olmak, kontrolü bırakmayı zorlaştırır.
Ve belki de asıl sorun şudur:
Öğretmenler, öğrencilerinin kendilerinden daha iyi olmasını ister…
ama kendilerinden farklı olmasını kaldıramaz.
“AM I A GOOD MAN?”
Sorunun Kendisi Bir Yükse, Cevabı Kime Aittir?
Doctor bu soruyu sorduğunda, aslında bir cevap aramaz. Çünkü cevap varsa bile onu taşıyacak biri yoktur. Soru, bir muhasebe değil; bir ağırlık testidir. “İyi miyim?” demek, “yaptıklarımın bedelini kim ödüyor?” demektir. Ve Doctor bu soruyu kendine sorarken, bedelin çoğu zaman başkalarının omzuna bindiğini zaten bilir.
Öğretmenlik burada bir kimlik olmaktan çıkar, bir risk hâline gelir. Çünkü öğretmenlik, yalnızca doğruyu göstermek değildir; yanlışın sonuçlarına kimin maruz kalacağını belirlemektir. Doctor’ın kararları hızlıdır. Zaman dardır. “Şimdi yapmazsak daha kötü olur.” Bu cümle, ahlâkın aceleye getirilmiş hâlidir. Acele edildiğinde ise ahlâk, ilke olmaktan çıkar; hasar kontrolüne dönüşür.
Doctor’ın sertliği çoğu zaman “dürüstlük” diye okunur. Ama bu dürüstlük, insanî değildir; işlevseldir. İnsanları incitmek pahasına doğruyu söylemek, bazen cesaret değil, sorumluluktan kaçıştır. Çünkü incittiğinde, ilişkinin yükü kırılır. Kırıldığında da hesap vermen gereken biri kalmaz. Sertlik bu yüzden öğretmen için caziptir: hesabı kapatır.
Johnny Lawrence da benzer bir sertliğe sığınır. Onun dürüstlüğü de inciticidir. Alaycıdır. Kaba görünür. Ama bu kabalık, aslında bir savunmadır. Johnny, “ben böyleyim” dediğinde, kendini açıklama zorunluluğundan kurtulur. Tıpkı Doctor’ın “zamanım yok” dediğinde yüzleşmeyi ertelemesi gibi. İkisi de sertliği, ilişkiyi basitleştiren bir araç olarak kullanır.
Sorun şudur: basitleşen ilişki, insanı da basitleştirir.
“DOCTOR’IN DURMAYI BECEREMEDİĞİ RİTİM”
Doctor’ın en dürüst anları, karar vermediği anlardır demiştik. Şimdi bunun nedenlerini açalım. Doctor durduğunda, zamanın onu yakalama ihtimali vardır. Zaman yakaladığında, kayıplar tek tek görünür olur. Oysa Doctor’ın dünyasında kayıplar çoğu zaman istatistiktir: “Daha az kayıp”, “en az zarar”, “kaçınılmaz bedel.”
Bu dil, öğretmenin dilidir. Çünkü öğretmen, karmaşayı sadeleştirmek zorundadır. Ama sadeleştirirken, geride kalan duygusal artıkları kim temizler? Companion’lar. Clara. Danny. O an orada olan, ama kararı vermeyen herkes.
Doctor’ın duramaması, yalnızca hızla ilgili değildir. Bu, erkeklikle ilgili bir alışkanlıktır: “Devam et.” “Toparla.” “Çöz.” “Geç.” Erkeklik, yas tutmayı öğretmez; ilerlemeyi öğretir. İlerlemek, durmamaktan daha makbul görünür. Oysa yas tutulmadığında, ilerleme kaçışa dönüşür.
Johnny de duramaz. Kaybettiği anlarda bile duramaz. Çünkü durduğunda, “başaramadım” demesi gerekecektir. Bu cümle, Cobra Kai evreninde bir yenilgiden fazlasıdır; kimlik yıkımıdır. O yüzden Johnny konuşur, dalga geçer, öğretir, yeniden dener. Denemek, yas tutmaktan daha kolaydır.
Doctor’ın “iyi adam” sorusu ile Johnny’nin “bir kez daha” ısrarı aynı yerden beslenir:
Durursam kim olurum?
CLARA’NIN İZİ: ÖĞRETMENİN SORUMLULUĞU NEREDE BİTER?
Clara’nın kırılma hattı burada netleşir. Clara, Doctor’ın hızına uyum sağlar. Bu uyum, hayranlıkla başlar; sonra alışkanlığa dönüşür; en sonunda norm olur. Norm hâline gelen risk, artık risk değildir. Sadece “işin doğası”dır. İşin doğasıysa sorgulanmaz.
Öğretmenlikteki en sinsi zarar budur: Norm yaratmak. “Biz böyle yaparız.” “Biz bunu kaldırırız.” “Biz daha kötüsünü gördük.” Bu cümleler, dayanıklılık öğretir gibi görünür; ama aslında sınır siler. Clara, kendi sınırını Doctor’ın sınırı sanır. Doctor’ın sınırı ise insanî değildir; zamansaldır. İnsanî olmayan bir sınırı içselleştirmek, öğrenciyi kaçınılmaz olarak yaralar.
Clara’nın başına gelen şey “fazla cesur olmak” değildir. Clara’nın başına gelen şey, yanlış bir cesaret tanımıdır. Cesaret, bedeli görmezden gelmek değildir. Cesaret, bedeli bilerek hareket etmektir. Doctor bu ayrımı öğretmez. Çünkü kendisi de çoğu zaman bu ayrımı bulanıklaştırır.
Burada öğretmenin sorumluluğu niyetten bağımsızdır. “Ben öyle olsun istememiştim” cümlesi, sonucu değiştirmez. Öğrenci, öğretmenin niyetini değil, alışkanlıklarını devralır. Alışkanlıklar ise sözlerden daha güçlüdür.
KREESE / MASTER: NETLİĞİN KONFORU, AHLÂKIN ÇÖKÜŞÜ
Kreese ve Master’ı bu kadar tehlikeli yapan şey, karmaşık olmamalarıdır. Onlar gri alanları sevmez. “Zayıflık yok.” “Merhamet yok.” “Sonuç var.” Bu netlik, yorucu değildir. Aksine rahatlatıcıdır. Çünkü soru sormaz. Çünkü durmaz. Çünkü vicdanı prosedüre çevirir.
Doctor ile Johnny’nin farkı burada keskinleşir. Onlar hâlâ sorarlar. Hâlâ şüphe ederler. Ama soru sormak tek başına erdem değildir. Eğer soru, davranışı değiştirmiyorsa, sadece kendini temize çekme aracıdır. “Soruyorum ya” demek, “bakıyorum” demek değildir.
Kreese ve Master’ın dünyasında öğrenciler araçtır. Güç, amaçtır. Bu açık kötülük, en azından dürüsttür. Oysa Doctor’ın ve Johnny’nin dünyasında kötülük yan etkidir. Bu, daha tehlikelidir. Çünkü kimse yan etkiyi sahiplenmek istemez.
ERKEKLİK VE ÖĞRETMENLİK: AYAKTA KALMANIN AHLÂKI
Erkeklik burada bir beden meselesi değildir; bir ritim meselesidir. Hızlı karar, sert dil, duyguyu erteleme. Öğretmen bu ritmi öğrencisine geçirir. “Hadi.” “Şimdi.” “Bunu sonra konuşuruz.” Sonra gelmez. Sonra hiç gelmez.
Doctor’ın alaycılığı, Johnny’nin kabalığı; ikisi de aynı ritmin ürünüdür. Bu ritim, insanı ayakta tutar ama yanında durmaz. Yanında durmadığı için de yalnızlık üretir. Yalnızlık üretildiğinde, öğretmen kendini daha da merkeze alır. Çünkü merkez, yalnızlığın panzehiri gibi görünür. Oysa merkez, yalnızlığı derinleştirir.
DURMAK: ÖĞRETMENİN EN ZOR, EN ETİK KARARI
Öğretmenliğin en büyük yalanı şudur: Her durumda devam etmenin doğru olduğu fikri. Bu yalan hem Cobra Kai’de hem Doctor Who’da tekrar tekrar karşımıza çıkar. Çünkü öğretmen, hareket hâlindeyken anlamlı hisseder. Öğrettiği sürece gereklidir. Yön verdiği sürece vardır. Durmak ise öğretmeni işlevsizleştirir. Ve işlevsiz kalan öğretmen, ilk kez kendisiyle baş başa kalır.
Doctor’ın gitmesi bu yüzden önemlidir. Gitmek, terk etmek değildir; kontrolü bırakmaktır. Ama Doctor bunu nadiren bilinçli yapar. Çoğu zaman kaçar. Kaçış, gitmeye benzediği için etik bir karar gibi görünür. Oysa aralarında büyük fark vardır. Gitmek, “artık benim yerim burası değil” demektir. Kaçmak ise “burada kalırsam yüzleşirim” korkusudur.
Doctor’ın bazı anlarda durmayı seçmesi — karar vermemesi, müdahale etmemesi, hatta kurtarmaması — izleyiciye acımasız gelir. Çünkü biz hâlâ öğretmenin çözmesini bekleriz. Ama çözmek her zaman iyilik değildir. Bazen çözmek, öğrencinin hayatından öğrenme ihtimalini çalmaktır. Bazen çözmek, öğrenciyi kendi hatasından korumak değil; onu kendi hatasını yapmaktan mahrum bırakmaktır.
Johnny Lawrence’ın duramaması tam da bu yüzden trajiktir. Johnny, her seferinde bir şeyleri düzeltmek ister. Çünkü durursa, “bu kadardı” demesi gerekecektir. Bu cümle, erkeklik mitinin kabul edemeyeceği bir cümledir. “Bu kadardı” demek; sınır kabul etmektir. Gücün bittiğini kabul etmektir. Öğretmenin artık merkezde olmadığını kabul etmektir.
Ama belki de en etik an tam olarak budur.
RORY VE MIYAGI: YANINDA DURMANIN AĞIRLIĞI
Bu noktada anlatının karşı ağırlığına ihtiyacımız var. Çünkü her öğretmen yıkıcı değildir. Ama yıkıcı olmayan öğretmenler genellikle sessizdir. Bu yüzden daha az konuşulur.
Rory Williams bekler.
Mr. Miyagi susar.
Rory’nin gücü, Doctor gibi karar vermesinden gelmez. Rory’nin gücü, kalmasından gelir. Gitmesi gerektiğinde gitmez. Kahramanlık yapmaz. Zamanı bükmez. Dünyayı kurtarmaz. Ama yanında durur. Bekler. Ve beklemek, öğretmenin değil, insanın işidir.
Miyagi de öğretirken kendini merkeze koymaz. Öğrencisini kendi travmasının telafisi yapmaz. Daniel onun için bir “ikinci şans” değildir. Bir insanın gelişimidir. Bu fark çok kritiktir. Çünkü öğretmen, öğrenciyi telafi alanı yaptığında, öğrenci bir yük taşır. O yük, ona ait değildir. Ama yine de onun omzundadır.
Rory ve Miyagi’nin ortak noktası şudur:
Güçlerini geri çekerler.
Bu geri çekilme bir zayıflık değildir. Bu, karşısındakine alan açmaktır. Alan açmak ise öğretmenin egosunu törpüler. Ego törpülendiğinde, öğretmen merkez olmaktan çıkar. Merkez olmaktan çıkan öğretmen, daha az zarar verir.
Bu iki figür, metnin içinde bilerek kısa ama ağır durur. Çünkü onlar çözüm değildir. Onlar sadece şunu hatırlatır: Başka bir yol mümkündür. Ama bu yol, daha az dramatiktir. Daha az alkış alır. Daha az hatırlanır. Bu yüzden nadirdir.
ÖĞRETMENİN SON YANILGISI: “BENSİZ OLMAZ”
En tehlikeli düşünce budur.
“Bensiz olmaz.”
Doctor bunu sık sık hisseder. Johnny de. Kreese bunu ideolojiye çevirir. Master bunu açıkça söyler. Ama hepsi aynı noktada birleşir: Vazgeçilmez olma arzusu. Öğretmen, vazgeçilmez olduğunu düşündüğü an, öğrencinin bağımsızlığını tehdit eder.
Bu yüzden Doctor’ın en doğru anları, önemini azalttığı anlardır. “Benden sonra da devam edebilir” dediği anlar. Ama bu cümleyi söylemek kolay değildir. Çünkü bu cümle, öğretmenin kendi hikâyesinin merkezinde olmadığını kabul etmesini gerektirir. Ve merkezden çekilmek, çoğu insan için ölüm gibidir.
Johnny bunu başaramaz. O yüzden sürekli geri döner. O yüzden her sezon bir kez daha dener. O yüzden öğrencileri büyüdükçe huzursuz olur. Çünkü öğrenci büyüdüğünde, öğretmen küçülür. Ve küçülmek, erkeklik mitinde kabul edilemez bir şeydir.
Doctor ise bazen başarır, bazen başaramaz. Bu yüzden gri kalır. Bu yüzden hâlâ tartışılır. Bu yüzden hâlâ “iyi mi kötü mü” sorusunun ortasında durur.
“GİTMEK” VE “BIRAKMAK” ARASINDAKİ İNCE, KANLI ÇİZGİ
Öğretmenlikte en çok karıştırılan iki fiil vardır: gitmek ve bırakmak. Çoğu anlatı bunları aynı şey sanır. Oysa aralarında ahlâki bir uçurum vardır. Gitmek, öğretmenin kendini merkezden çekmesi gibi sunulur; ama çoğu zaman bu, sorumluluktan sıyrılmanın daha şık bir adıdır. Bırakmak ise kalmayı göze almayı gerektirir. Bakmayı, dinlemeyi, sonuçlarıyla birlikte durmayı.
Doctor çoğu zaman gider. Çünkü Doctor’ın ritmi böyledir. Bir yerden başka bir yere. Bir krizden başka bir krize. Gitmek, Doctor’ın varoluş biçimidir. Ama her gidiş etik değildir. Bazıları kaçıştır. Bazıları “burada kalırsam yaptıklarımla yüzleşirim” korkusudur. Bu yüzden Doctor’ın en ağır anları, gidemediği anlardır. O anlarda zaman genişler, konuşmalar uzar, suskunluk rahatsız edici olur. Ve işte tam orada, öğretmenin maskesi düşer.
Johnny Lawrence için gitmek daha da karmaşıktır. Johnny gittiğinde bile geri döneceğini bilir. Çünkü onun gidişi bir kopuş değil, bir mola gibidir. “Biraz toparlanayım” der. Ama toparlanmak için durmak gerekir. Johnny duramaz. Durduğunda, kendine bakması gerekecektir. Kendine baktığında ise “başaramadım” demek zorunda kalacaktır. Bu cümle, Johnny’nin boğazında düğümlenir. Çünkü bu evrende erkeklik, başarısızlığı taşıyamaz.
Bırakmak ise çok daha sessizdir. Bırakmak alkış almaz. Kimse “ne kadar doğru bir karar” demez. Bırakmak çoğu zaman yanlış anlaşılır. Zayıflık sanılır. İlgisizlik sanılır. Oysa bırakmak, öğretmenin kendi gölgesini geri çekmesidir. Öğrencinin kendi hatasını yapmasına izin vermektir. Ve bu izin, öğretmen için dayanılmazdır. Çünkü kontrol elden gider.
KONTROL: İYİ NİYETLİ BİR ŞİDDET BİÇİMİ
Kontrol çoğu zaman kötülükle ilişkilendirilir. Bağıran, ezen, korkutan figürlerle. Oysa en kalıcı kontrol, iyi niyetli olanıdır. “Senin için yapıyorum.” “Seni korumak istiyorum.” “Ben biliyorum.” Bu cümleler, kontrolün yumuşak kabuğudur. İçinde sert bir çekirdek taşır: güven eksikliği.
Doctor kontrol etmeye çalışmaz gibi görünür. Ama zaman bilgisiyle, deneyimiyle, öngörüleriyle ortamı sürekli şekillendirir. Companion’lar onun hızına uymak zorunda kalır. Bu uyum, başta güçlendirici gelir. “Ben de yapabiliyorum.” Ama bir noktada bu uyum, kendi hızını kaybetmek anlamına gelir. Kendi tereddütlerini susturmak. Kendi sınırlarını görmezden gelmek.
Johnny’nin kontrolü daha dağınıktır ama özde aynıdır. O da “senin iyiliğin için” der. Ama aslında kendi korkusunu yatıştırmak ister. Kontrol, burada bir güvenlik hissi üretir. Eğer ben yönlendirirsem, bir şeyler ters gitmez sanılır. Oysa ters giden şey, tam da bu yönlendirmedir. Çünkü insan, yönlendirildiği sürece kendini sorumlu hissetmez. Sorumluluk hissi kaybolduğunda, etik pusula da bulanır.
Kontrol, öğretmenin kendini güvende hissetmesini sağlar. Ama öğrencinin güvensizliğini büyütür. Ve bu güvensizlik birikir. Bir noktada ya patlar ya da içe çöker.
BAŞARISIZLIK: ERKEKLİĞİN AFFETMEDİĞİ ŞEY
Cobra Kai evreninde başarısızlık neredeyse ahlâki bir kusur gibidir. Kaybeden sadece kaybetmez; değersizleşir. Bu bakış, öğretmenleri de zehirler. Çünkü öğretmen, başarısız bir öğrenciyle birlikte kendini başarısız hisseder. Bu yüzden başarısızlık gizlenir, örtülür, sertlikle bastırılır.
Doctor Who’da başarısızlık daha soyuttur ama daha ağırdır. Çünkü başarısızlık bazen görünmez. Kurtarılanlar vardır ama kaybedilenler de vardır. Ve Doctor, çoğu zaman bu kayıpları “kaçınılmaz” diye paketler. Bu paketleme, bir savunmadır. Eğer kaçınılmazsa, suç yoktur. Suç yoksa, yas da yoktur.
Ama yas tutulmadığında, başarısızlık içte kalır. İçte kalan başarısızlık ise kendini farklı biçimlerde gösterir: alaycılık, sertlik, mesafe, hız. 12. Doctor’ın keskin dili, bu başarısızlıkların tortusudur. Johnny’nin kabalığı da öyle. İkisi de “bunu konuşmayalım” demenin farklı yollarını bulur.
Ve erkeklik miti, bu kaçışı ödüllendirir. “Güçlü dur.” “Devam et.” “Takılma.” Bu cümleler, başarısızlığı iyileştirmez; erteler. Ertelenen başarısızlık ise daha büyük bir gölge olarak geri döner.
ÖĞRENCİNİN SESSİZ İSYANI
Öğrenciler her zaman bağırmaz. Çoğu zaman uyum sağlar. Uyum, isyanın en sessiz hâlidir. Çünkü uyum sağladığında, öğretmen seni problem olarak görmez. Ama uyum sağladıkça kendinden uzaklaşırsın. Kendi sorularını yutarsın. Kendi tereddütlerini küçültürsün.
Clara’nın hikâyesi bu yüzden sarsıcıdır. O, isyan etmez. Kaçmaz. Bağırmaz. O, uyum sağlar. Doctor’ın hızına, riskine, umursamazlığına. Ve bu uyum, onu güçlendirdiği kadar yalnızlaştırır. Çünkü artık kimse onun “dur” demesini beklemez. Herkes ondan “devam” bekler.
Cobra Kai’de de benzer bir sessizlik vardır. Öğrenciler, öğretmenin gözündeki beklentiyi karşılamak için kendilerini aşar. Aştıkça alkış alırlar. Alkış aldıkça, geri dönmeleri zorlaşır. Çünkü alkış, bağımlılık yapar. Ve öğretmen, bu alkışı fark etmeden dağıttığında, öğrencinin sınırlarını siler.
İsyan, burada geç gelir. Geldiğinde ise yıkıcı olur. Çünkü birikmiştir. Çünkü konuşulmamıştır. Çünkü yıllarca “normal” sanılmıştır.
MERKEZ OLMA TAKINTISI: ÖĞRETMENİN EN SESSİZ GÜNAHI
Öğretmenliğin en az konuşulan ama en yıkıcı tarafı, merkezde kalma ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç çoğu zaman kibir gibi görünmez. Aksine fedakârlık kılığına girer. “Ben olmazsam olmaz.” “Ben gitmezsem kimse toparlayamaz.” “Ben burada kalmak zorundayım.” Bu cümleler dışarıdan sorumluluk gibi durur. İçerideyse bambaşka bir şey çalışır: anlam kaybı korkusu.
Doctor’ın en tehlikeli anları, gücünü kullandığı anlar değildir. En tehlikeli anlar, kendini vazgeçilmez hissettiği anlardır. Çünkü o anda Doctor, kurtarıcı olmaktan çıkar; dengeleyici olur. Evrenin terazisini tutan el gibi davranır. Ve terazi tutulduğunda, artık kimseye gerçek bir seçim alanı kalmaz. Her şey “Doctor’ın uygun gördüğü kadar” mümkündür.
Bu noktada ahlâk bozulmaz — daralır. Daralan ahlâk, büyük kararlar veremez. Sadece “en az zarar”la yetinir. Ama en az zarar da bir zarardır. Ve zarar, paylaşıldığında değil, merkezde toplandığında daha yıkıcı olur. Doctor bunu bilir ama kabul edemez. Çünkü kabul ederse, kendini merkezin dışına çekmesi gerekecektir.
Johnny Lawrence da aynı noktada takılır. Johnny’nin dojo’su, onun son anlam alanıdır. İş, ilişkiler, hayat — hepsi dağılmıştır. Ama dojo durur. Çünkü orada hâlâ “öğreten” odur. Orada hâlâ birilerine lazım olduğunu hisseder. Bu his, iyileştirici değildir; uyuşturucudur. Ve her uyuşturucu gibi dozu artar. Daha fazla öğrenci. Daha fazla müdahale. Daha fazla kontrol.
Öğretmen merkezde kaldıkça, öğrenciler kenara itilir. Kenara itilen öğrenci ya itaat eder ya patlar. Ama hiçbir zaman tam olarak kendisi olamaz.
“BEN OLMAZSAM”: FELAKET SENARYOSU OLARAK ÖĞRETMEN
“Ben olmazsam her şey çöker.”
Bu cümle, öğretmenin içinden geçtiğinde genellikle fark edilmez. Çünkü kulağa sorumluluk gibi gelir. Oysa bu bir felaket senaryosudur. Ve felaket senaryoları, insanı rasyonel yapmaz; kontrolcü yapar.
Doctor, birçok kez evreni gerçekten kurtarmıştır. Ama her kurtarış, bir alışkanlık yaratır. Kurtarmak, Doctor’ın varlık nedeni hâline gelir. Varlık nedeni hâline gelen kurtarış ise sorgulanmaz. “Ben olmasam ne olur?” sorusu sorulmaz. Çünkü cevap korkutucudur: Belki de bir şeyler yine olur. Belki de başkaları hata yapar. Belki de dünya Doctor’sız devam eder.
Bu ihtimal, Doctor için ölümcül değildir ama kimliksizleştiricidir. Johnny için de öyledir. Johnny’nin öğrencileri büyüdüğünde, kendi yollarını çizdiğinde, Johnny geriye kalır. Ve geriye kalan şey, başarı değil; boşluktur. Bu boşluk, öğretmenin kendi hayatını ihmal etmesinin bedelidir.
Burada öğretmenliğin karanlık yüzü netleşir:
Öğretmen, başkalarının gelişimini izlerken kendi hayatını dondurabilir.
Ve bu donmuşluk, zamanla öfkeye dönüşür.
ÖFKE: BASTIRILMIŞ BAŞARISIZLIĞIN DİLİ
Johnny’nin öfkesi gürültülüdür. Bağırır, kırar, taşır. Doctor’ın öfkesi ise sessizdir. Alaycılıkta saklanır. Keskin cümlelerde, ani kopuşlarda, yüz çevirmelerde. Ama ikisi de aynı yerden doğar: başarısızlıkla yüzleşememe.
Başarısızlık, öğretmen için iki kat ağırdır. Çünkü öğretmen yalnızca kendinden değil, öğrettiklerinden de sorumlu hisseder. Bir öğrenci düştüğünde, bu düşüş öğretmenin hanesine yazılır. Bu yüzden düşüş ya inkâr edilir ya açıklanır ya da başkasının suçu yapılır. Ama nadiren gerçekten kabul edilir.
Doctor, bazı kayıpları “zamanın doğası” diye açıklar. Johnny, bazı hataları “çocuklar anlamıyor” diye geçiştirir. Kreese ise başarısızlığı hiç kabul etmez; sadece daha fazla sertlik önerir. Üçü de aynı mekanizmayı çalıştırır: yüzleşmeyi erteleme.
Erteleme, kısa vadede işe yarar. Uzun vadede ise öğretmeni içeriden çürütür. Çünkü bastırılan başarısızlık, bir süre sonra kin olarak geri döner. Kine dönüşen duygu, artık öğretmez; yaralar.
ÖĞRENCİNİN KENDİ SESİNİ KAYBETMESİ
Merkezde kalan öğretmen, farkında olmadan öğrencinin sesini bastırır. Bu bastırma açık bir yasakla olmaz. Daha tehlikeli bir şekilde olur: yerine konuşarak.
Doctor sık sık “bunu ben hallederim” der. Johnny “ben biliyorum” der. Bu cümleler öğrenciyi rahatlatır. Çünkü sorumluluk geçici olarak ortadan kalkar. Ama her “ben hallederim”, öğrencinin kendi karar kasını biraz daha zayıflatır. Zayıflayan kas, kullanılmaz hâle gelir. Ve bir noktada öğrenci, kendi sesini duymaz olur.
Clara’nın trajedisi burada tamamlanır. O artık kendi adına risk almaz; Doctor gibi risk alır. Bu bir ilerleme değildir. Bu bir kaymadır. Kimlik kayması. Öğretmenin gölgesinde büyüyen bir benlik. Ve gölge ne kadar büyükse, ışık o kadar azalır.
Cobra Kai’de bu süreç daha sert yaşanır ama sonuç aynıdır. Öğrenciler, kendi nedenleri için değil, öğretmenin beklentisi için dövüşür. Beklenti ortadan kalktığında, boşluk hissi gelir. O boşluk, çoğu zaman öfkeyle doldurulur.
GERİ ÇEKİLMEK: ÖĞRETMENİN KABUL ETMEK İSTEMEDİĞİ ERDEM
Öğretmenin en zor öğrendiği şey şudur:
Bir noktadan sonra katkı, varlıkla değil yoklukla olur.
Bu, sezgisel değildir.
Çünkü insan, bir işe ne kadar çok emek verdiyse, o işten çekilmeyi o kadar çok ihanet gibi hisseder. “Bırakırsam yarım kalır.” “Bırakırsam çöker.” “Bırakırsam ben ne olacağım?” Bu sorular, öğretmenin zihninde etik sorular gibi dolaşır. Oysa çoğu zaman etik değil, kişiseldir. Anlamını kaybetme korkusudur.
Doctor’ın gerçekten etik olan gidişleri, dramatik değildir. Büyük fedakârlıklar, parlak monologlar, zamanın yırtılması yoktur. Etik olan gidişler sessizdir. Bir odayı terk etmek gibidir. Bir konuşmayı yarım bırakmak gibidir. “Bundan sonrasını ben belirlememeliyim” demek gibidir.
Ama bu cümle, öğretmenin ağzından nadiren çıkar. Çünkü öğretmen, karar vermeye alışmıştır. Müdahale etmeye. Kurtarmaya. Öğrencinin düşmesini engellemeye. Oysa bazen düşmemek değil, kalkmayı öğrenmek gerekir. Ve kalkmayı öğrenmek, düşmeye izin verilmeden olmaz.
Johnny Lawrence’ın trajedisi de burada düğümlenir. Johnny asla geri çekilemez. Çünkü geri çekilmek, onun için “yenilgi” demektir. Oysa geri çekilmek, yenilgi değil; sınır kabulüdür. Johnny sınır kabul edemez. Çünkü sınır, geçmişte kaybettiği o ana geri götürür onu. Ve o ana bakmak, bütün bu çabaların boşa gittiğini kabul etmek demektir.
Doctor bazen bakar. Johnny bakamaz.
ÖĞRETMEN GİTTİKTEN SONRA NE KALIR?
Bu soru genellikle yanlış sorulur.
“Ben gittikten sonra ne olacak?”
Oysa asıl soru şudur:
“Ben kaldığım sürece ne olmuyordu?”
Öğretmen merkezde kaldığında, öğrencinin hata yapma alanı daralır. Daralan alan, karakteri değil, itaati büyütür. Öğretmen çekildiğinde ise bir boşluk oluşur. Bu boşluk rahatsız edicidir. Belirsizdir. Güvensizdir. Ama gerçek olan tek alandır.
Doctor’ın en insani anları, kahraman olmadığı anlardır. Bir şeyi çözemediği. Birini kurtaramadığı. Bir cevabı olmadığı. Bu anlar seyirciyi huzursuz eder. Çünkü biz hâlâ hikâyelerin bizi korumasını isteriz. Birilerinin karar vermesini. Birilerinin “doğru olan bu” demesini.
Ama yetişkinlik, birilerinin bunu dememesidir.
Johnny’nin öğrencileri de bunu yaşar. Bir noktada dojo yetmez. Teknik yetmez. Bağırmak yetmez. Ve o an, Johnny’nin veremediği şeyle yüzleşirler: kendi kararları. Johnny bunu izlerken huzursuz olur. Çünkü bu kararlar, onun kontrolünde değildir. Kontrol kaybolduğunda, öğretmen kendi etkisinin sınırlı olduğunu fark eder.
Bu fark ediş, iki türlü sonuçlanır:
Ya öğretmen daha da sertleşir.
Ya da geri çekilir.
Birincisi yıkıcıdır.
İkincisi yalnızdır.
YALNIZLIK: ETİK KARARIN BEDELİ
Geri çekilen öğretmen yalnız kalır. Çünkü öğretmenlik, çoğu zaman bir ilişkiler ağıdır. Öğrenciler. Beklentiler. “Bizi bırakma” bakışları. Bunlar ortadan kalktığında, öğretmenin elinde sadece kendi hayatı kalır. Ve çoğu öğretmen, kendi hayatını uzun süredir ihmal etmiştir.
Doctor yalnız kaldığında, artık kurtaracak kimse yoktur. Johnny yalnız kaldığında, artık telafi edecek bir geçmiş yoktur. Kreese yalnız kaldığında ise zaten hiçbir zaman kimse olmamıştır. Bu yüzden yalnızlık herkese aynı şey değildir. Ama etik olan yalnızlık, seçilen yalnızlıktır. Zorla değil. Kaçarak değil. Bilerek.
Bu yalnızlık alkış almaz. Kahramanlık hissi vermez. Ama yalan da söylemez. Öğretmen, bu yalnızlıkta ilk kez şunu fark eder:
Ben olmadan da hayat devam ediyor.
Ve bu devam ediş, bir ihanet değil.
İYİ ÖĞRETMEN MÜMKÜN MÜ?
Bu sorunun cevabı yok.
Ve olmaması gerekiyor.
Çünkü cevap olduğunda, bir model çıkar. Model çıktığında, yine taklit edilir. Yine merkez kurulur. Yine birileri “doğru yol budur” der. Ve döngü başa sarar.
Belki de yapılabilecek tek şey şudur:
Öğretmenin kendi gücünden şüphe etmesi.
Kendi etkisini sınırlı görmesi.
Ve bir noktada, bilerek geri çekilmesi.
Rory Williams bekler.
Mr. Miyagi susar.
Doctor bazen gider — bazen kaçtığı için, bazen doğru olduğu için.
Johnny denemeye devam eder.
Çünkü bazı insanlar durmayı öğrenemez.
Ve bu da bir trajedidir.
SON

Bu metin bir cevap vermek için yazılmadı.
Bir rahatlama sunmak için hiç yazılmadı.
Bu metin şunu yapmak için yazıldı:
Öğretmenin gücünü değil, sınırını hatırlatmak için.
Çünkü bazen en etik karar,
en öğretici an,
en doğru hareket…
hiçbir şey yapmamaktır.
Ve bu, kabul etmesi en zor derstir.


