BEYİN KURŞUNLARI YENER – 11. Sezon 2. Bölüm İncelemesi

Published On 15 Ekim 2018 | By Orkhan | İncelemeler

Pazar gecelerini iple çekmemize sebep olan Doctor Who yeni introsu, yeni TARDIS dizaynı, devam eden Stenza gizemi ile karşımıza çıktı. Jodie Whittaker’ın canlandırdığı 13. Doktor ve yol arkadaşları Yasmin Khan, Ryan Sinclair ve Graham farklı bir gezegende ilk maceralarını yaşarken büyük bir keyifle oturduk izledik. Şimdi de üstüne biraz konuşmak, biraz detaylarına inmek istiyorum. SPOILER uyarımızı yaptıktan sonra Chris Chibnall’ın yazdığı, 11. Sezonun 2. bölümü olan The Ghost Monument bölümünün  incelemesine geçelim.

İlk bölümde yokluğunu aradığımız intro ile açıldı bölüm. Hem görsellik olarak, hem müzik olarak modern serinin diğer introlarından çok farklı bir intro var karşımızda. En basitinden TARDIS yok. Ben beğendim yeni introyu.  Bunun en başlıca sebebi ise çok fazla klasik seriyi çağrıştırmış olması. Özellikle klasik serinin ilk sezonlarındaki introyu. O introda da ayna efekti kullanılıyordu, TARDIS yoktu ve evrenin gizemli havasını iyi geçiriyordu seyirciye. Bu yeni intro da aynı duyguları yaşattı bana.

Geçen bölümün sonunda uzay boşluğunda bıraktığımız ekibi bölümün başında ikişerli gruplar halinde farklı farklı uzay gemilerinde gördük. Ve benim için klasik serinin ilk bölümlerinde deneyimlediğim hava devam ediyordu. İzlememiş olanlar için kısa bir parantez açalım. Orijinal Doktorumuz da 3 companion ile gezerdi ve birçok hikâyede ikili gruplar halinde farklı maceralar yaşar, hikâyenin sonlarına doğru toplanır, eldeki verileri Doktora aktarır ve Doktor olayı çözerdi. Bu bölümün de öyle olacağını sandım. Ama daha bölümün başlarında bir araya geldiklerinde açıkçası biraz hayal kırıklığı yaşadım. Tabii daha sonra izlediğim bölüm beni fazlasıyla tatmin etti, orası ayrı.

Bölümün başında karakterler tam beklenildiği gibi tavır sergilediler. Yoldaşlar endişeli, özellikle Yaz karakteri ile bunu çok iyi verdiler, Doktor ise tam Doktor gibi. Mühendislikten anlıyor, hemen geminin sağına soluna bakıyor, bir şeyleri düzeltmekle uğraşıyor. Sonrasında bu iki gemi Son Gezegen diye adlandırılan, yanlış yerde olan bir çöl gezegene iniş yapıyor. Ekibimiz toplanıyor ve bu bölümün iki yan karakteri olan Epzo ve Angstrom’un arasındaki atışmalara, rekabete şahit oluyoruz. Ve bunun sebebini de birkaç dakika sonra çadırın içinde, Ilin karakteri sayesinde öğreniyoruz. Ama çadıra girmeden önce çok güzel bir detaydan bahsetmek istiyorum. Karakterlerimizin boynuna yapıştırılmış olan evrensel çeviri cihazı. Bu detayın konulmuş olması öyle aman aman bir şey değil belki ama yazar ekibinin detaylara özen gösterdiğini hissettiriyor bana ve bu beni çok mutlu ediyor. Çünkü detaylara hiç özen göstermeyen bir yazardan yeni kurtulduk daha.

Bölümün konusuna gelecek olursak. Uzun bir ralli yarışının son durağı imiş bu gezegen meğerse. Bu başlı başına benim için çok güzel ve ilgi çekici. Bir bilim kurgu dizisi izlediğimi hissettiren müthiş bir şey.  Sonsuz evrende böyle büyük ödüllü bir yarış yapılıyor ve doktor ve arkadaşları bir şekilde kendilerini bunun ortasında buluyorlar. Benim izlemek istediğim Doctor Who bölümlerinin formülü aşağı yukarı bu şekilde zaten. O sahnede Doktorun döviz kurları ile olan imtihanı çok sevdiğim, çok sevdiğim bir sahne oldu. Onun dışında bölümün isminin, Hayalet Abide’nin TARDIS olduğunu öğrenip gezegeni keşfetmeye başladık.

Suyundan güneşine kadar gezegenle ilgili detayları öğrendikten sonra karşı kıyıya geçip SniperBot’larla karşıladık. Karşıya geçerken Epzo’nun karakterine yoğunlaştık biraz. Kimseye güvenmemesinin, bencilliğinin altında yatan sebebi öğrendik.  SniperBot’ların tasarımlarını fena bulmasam da üstünde fazladan konuşulacak kadar ilginç ve yeni bir şey değillerdi. Ryan’ın Call of Duty becerilerini sergile(yeme)meşini izlememize ve bölümün en sevdiğim repliğinin ortaya çıkmasına sebep oldular: ‘Beyin kurşunları yener’.

Bölümle ilgili en sevdiğim detaylardan biri puro mevzusu oldu. Laf arasında parmak şıklatınca kendiliğinden ateş aldığı söylendi ve bu bilgi bölümün ilerisinde ekibin kurtulması için Doktorun işine yarıyor. Bu bilgi verilirken ‘ya bize ne’ demiyoruz, olayın çözümüne yardımcı olunca ‘aaa’ oluyoruz. Ve bence bu güzel bir yazarlık örneği.  Beğendiğim bir diğer şey ise kumaş parçaları oldu. İşte Doctor Who’nun bu büyüsünü seviyorum.  Sade bir kumaş parçası ama hem karakterler için, hem de seyirci için korkutucu bir şey haline geliyor. Bunu da doğru replikler yazan yazarın ve güzel açılarla sunan yönetmenin bir başarısı olarak görüyorum. Ve en sevdiğim detaylardan birisi Venusian Aikido. 12’nin de birkaç kez referans verdiğini görmüştük. Ama paralel olarak 3. Doktor dönemini izleyen benim için ekstra güzel bir sahne oldu.

Gezegenin Stenza tarafından yönetilmesi, bu kumaş parçalarının ve robotların Stenza’ya hizmet etmesi sezonun genel gizemini sürdürüyor. Açıkçası ilk bölümü izledikten sonra Stenza mevzusunun kapandığını sanmıştım. Ama bu bölümde öyle olmadığını, genel sezonun hikâyesinin bir parçası olduğunu öğrenmiş olduk. Bu gezegende sürekli vurgulanan ‘su çok tehlikeli’ mevzusu yüzünden belki de bu Desolation gezegenine bir daha döneceğiz. Onun dışında insan ırkından haberi olmayan, Alberian ırkına mensup Angstrom’un ve Muxteran ırkına mensup Epzo’nun insansı görünüşe sahip olması da hayal gücü açısından bir zayıflık bu bölüm ele alındığında. Ama sezonun ilerleyen bölümlerinde bu da mantıklı bir şekilde açıklanırsa çok memnun olacağız.

Toparlamak gerekirse bu bölümü ilk bölümden daha fazla sevdim. Güzel bir hikâye, detaylara özen, sezonun geneli için bırakılmış küçük gizemler ve büyük ölçüde tutarlılık. Şimdi yeni TARDIS’imizden bahsedebiliriz.

Şükür kavuşturana

Öncelikle Doktorun TARDIS ile olan ilişkisinin çok iyi şekilde yansıtıldığını düşünüyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, şu sıralar bir yandan da 3. Doktor dönemini izliyorum. 3. Doktor döneminin çoğunda TARDIS bozuk ve doktor dünyada sıkışmış durumda. TARDIS gelmeden önce Jodie Whittaker yüz ifadesi ile ‘hadi yine beni yalnız bırakma, geçen sefer bari dünyadaydım, şimdi yanımda benim sorumluluğumda olan 3 kişi var ve evlerinden çok uzaktalar’ duygusunu çok iyi yansıttığını düşünüyorum.

İç kısmına gelirsek. Radikal bir değişikliğe gidilmiş. Böyle bir adım atmış olmalarını takdir ediyorum. 12’nin dijital TARDIS’inin aksine 9 ve 10 döneminde gördüğümüz analog bir yapıya geçiş yapmışlar. Ben kişisel olarak TARDIS’in analog olmasını seviyorum, daha çok yakıştığını düşünüyorum. Renklerin çok kasvetli olduğunu düşünüyorum. Ama bununla ilgili sevdim ya da sevmedim gibi bir yorum yapamıyorum şimdilik. İzledikçe karar veririz ona. Konsoldaki kum saati detayı çok hoş olsa da, TARDIS figürü biraz kaba geldi gözüme. Doktora bisküvi veren pedaldan ise hemen istiyorum.

Uzun lafın kısası Doctor Who heyecanım katlanarak devam ediyor, yeni Doktorumuza çoktan alıştım, Pazar gecelerini iple çeker bir hale geldim. Umarım siz de keyif alıyorsunuz diziden ve umarım bu sezon çok güzel bir sezon olarak akıllarda yer eder. Haftaya 11×3 – Rosa bölüm inceleme sinde görüşmek üzere

Like this Article? Share it!

About The Author

Ben Orkhan Mansurov. Öğrenciyim, bilimkurgu okumayı, izlemeyi severim. Doctor Who ile 2016'da tanıştım ve evrenine hasta oldum. Doctor Who izlemeyi, izlediğim şeyler üstüne konuşmayı, coşkumu insanlarla paylaşmayı seviyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir