“AZICIK ADRENALİN, BİR TUTAM PANİK” – 11×01 İNCELEMESİ

Published On 10 Ekim 2018 | By İrem Duygu Doğan | İncelemeler

Doktor’un kendini hatırlamasına yardımcı olan bu duygular, aslında bizim de yeni bölümü beklerken ve izlerken hissettiğimiz duygulardı. Neredeyse 1 sene boyunca her zamanki heyecanla bekledik. Fakat bu heyecanımızı artıran bir etken vardı: Doktor’un kadın olması. 1 senedir hakkında denmeyen kalmadı – küfürler de edildi, destek de verildi. Ve 3 gün önce herkesin isteyerek veya istemeyerek beklediği o gün geldi: 13. Doktorumuz ve yeni yol arkadaşlarıyla tanıştık.  

Jodie’yi gören Whovianlar…

Bölüm bence gayet sıradan olmasına rağmen, en iyi yeni Doktor bölümlerinden biriydi. Çünkü samimiydi, eksantrik bir şey olsun diye kasılmamıştı. Bu bölümde ne Viktorya dönemine gelen bir dinozor, ne de kendine pilot seçen bir uzaylı yakıt vardı. Uzaylıların uğramadığı Sheffield‘da gayet sıradan bir akşam, her zamanki gibi tesadüfi şekilde hem kötü emelleri olan bir yaratık, hem de Doktor gökyüzünden düşüverdi. Bölüm hepimizin bildiği denklemde ilerledi ve beni her dakikasında çok eğlendirdi.

Tabii üzüldüğüm yerler de olmadı değil… En iyi yol arkadaşlarından biri olacağına emin olduğum ve sezon boyunca arada sırada görünmesini umduğum Grace, çok acı (ve bence gereksiz) bir şekilde öldü. Sanırım bu kadar içten, sevimli bir karakter görmeyeli uzun zaman olmuştu. Ryan ve Graham’la olan ilişkisi çok hoştu. 

Ne yalan söyleyeyim, dizide yer alacağı açıklandığında Sharon’ın kötü bir karakteri canlandıracağını düşünmüştüm, hatta sezonun kötüsü olabilir sanıyordum. Onu bu kadar nazik, samimi bir karakteri canlandırırken hayal edemiyordum. Bölüm boyunca beni kendine en çok bağlayan karakter Grace oldu ama Chibnall sağolsun, en sevdiğim karakteri alıp götürdü…


Yukarıda Grace için söylediklerim, Ryan&Yasmin&Graham üçlüsü için de geçerli. O kadar sıradan, içimizden insanlardı ki. Bölümü benim için keyifli kılan nedenlerden biri kesinlikle buydu. Hepsinin kendi dertleri vardı ve bölüm içine yedirilmişti. Ryan, dispraksisi (koordinasyon bozukluğu) olan 19 yaşında bir genç. Bölüm başında onu bisiklet sürmeye çalışırken gördük. Yasmin bir polis memuru ama işinden pek de memnun değil, daha iyisini yapabileceğine inanan genç bir kız. Graham ise kanseri geride bırakan ve Grace ile kısa süreliğine de olsa mutlu mesut yaşayan bir adam.  

Doktor’u tüm hayatları boyunca kurtaran İmkansız Kız’dan, Doktor’un eşinin anne-babası olanlardan, cinsel yöneliminin sığ bir şekilde anlatıldığı yol arkadaşından sonra ilaç gibi gelmediler mi sizce de? Açıkçası Bradley Walsh’un o zıpır kişiliğine aldanarak Graham karakterinin yerinde duramayan, lakayt bir karakter olmasından korkuyordum ama gayet usturuplu bir karakter olduğunu görünce çok sevindim. Ryan’ın da bir zorlukla mücadele etmesinin yerinde bir karar olduğunu düşünüyorum, çünkü bu diziyi izleyen ve aynı zorluktan muzdarip olan izleyiciler var. Bunların başında Chibnall’ın yeğeni geliyor, Chibnall’ı dispraksi hastalığını işlemeye iten sebep de buymuş zaten.

“Ben Doktor’um, bu da benim kaşığım!”

Gelelim Doktor’a. Yine her zamanki gibi TARDIS’ini patlattı, düştüğü yerde kendisini olayların içinde buldu. Belki başta kim olduğunu hatırlayamadı ama kesinlikle Doktor’du. Her eski bedeninden izler taşıyan yepyeni bir Doktor hem de. Soniği de TARDIS’i de yoktu ama elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştı. Kısıtlı imkanlarla sonik bile yaptı! Sonik İsviçre çakısı. Tabii, çakısız olanından. Sadece aptallar çakı taşır sonuçta. 

Jodie’nin performansı hakkında hiçbir şüphem yoktu. İyi bir oyunculuk izleyeceğimi biliyordum. Beklediğimden de iyiydi diyebilirim. Biraz 10, biraz 11, biraz 12’yi gördük hal ve hareketlerinde. Klasik seri izlemişlerce 4’ten bile izler taşıdığı söylendi. Beni rahatsız etmedi bu, aksine Jodie’nin Doktor’unda eskiye dair bir şeyler gördüğüm için mutlu oldum. Mimikleri ise bölümü sevdiren bir diğer nedendi. Jodie’yi sadece dramalarda izlediğim için, ilk zamanlarda içinden bu kadar zıpır biri çıkacağını asla tahmin etmiyordum. Sanırım ona ısınmamı sağlayan da bu jest ve mimikleri oldu. Bölümü sık sık durdurup 13’ün mimiklerine güldüm desem yalan olmaz herhalde. Ayrıca, aksanı da mükemmeldi. Aksanını beğenmeyenlerin aksine, dizide Kuzeylilere ihtiyacımız varmış, onu anlamış oldum.

“Adın Timsah mı?”

Stenzalı Tzim-Sha, ilk bölüm için idare eder denebilecek bir düşmandı. Tabii, yüzünde kurbanlarının dişlerini taşıması biraz… garipti. “Tzim-Sha – Tim Shaw” esprisi ise beni baya güldürdü. (“Tim Shaw”un Timsah diye çevrilmesini de es geçmemek lazım, çok uygun bir çeviri olmuş.) 

Keza, yaratığa salata atma sahnesi de baya komik bir sahneydi. Sheffieldlıların yazdığına göre sarhoş bir Sheffieldlı karşısında bir uzaylı görse, yapacağı şey gerçekten bu olurmuş! Bu da sahneyi Sheffieldlıların gözünde daha komik hale getirmiştir eminim. Okuduğum yorumlar arasında sahneyi ikonik diye adlandıranlar bile gördüm… Bölüme absürtlük katan başka bir şey de Karl karakteriydi. Bana izlediğim başka bir dizideki karakteri hatırlattığı için belki de, Karl’ı sevdim. Ama çoğu hayran sinir bozucu bulmuş ne yazık ki.

“Eat my salad, Halloween!”

Azıcık adrenalin, bir tutam panik… Doktor’un kim olduğunu hatırlamasına yardımcı oldu. Aylardır beklediğimiz “Ben Doktor’um!” sahnesini izledik. Arkadan gelen gaz verici bir müzik yoktu, Doktor bu lafını allayıp pullayarak da söylemedi. Böylesine sadeyken bile barındırdığı ciddiyet benim için yeterliydi. Chibnall’ın kalemi, Jodie’nin oyunculuğu ve bölümdeki sinematografi bir araya gelince ortaya çıkan şey oldukça tatmin ediciydi.

Doktor’un planı başarılı oldu, Tzim-Sha gezegenine geri döndü. Ama Doktor’un neredeyse her macerasında olduğu gibi, bunda da acı bir bedel ödendi: Grace öldü. Henüz birkaç saattir tanıdığı Doktor’a yardım ederken hem de. Seni bunun için hiç affetmeyeceğim, Chibnall.

Umalım da yol arkadaşları diziden ölerek ayrılmasın… 

Doktor, yeni kıyafetleriyle…

Neredeyse hiç tanımadığı insanları kurtarmanın telaşıyla üstünü değiştirmeyi aklına getiremeyen Doktor’un yardımına Yasmin ve Ryan koştu. Üstünde askısıyla 11’i, trençkotuyla 10’u, tişörtündeki şeritle 4’ü taşıyan 13’ün ilk macerasını dediğim gibi, büyük bir keyifle izledim. Doktor’u ve yol arkadaşlarını yeterince tanıtan, aralarındaki dinamiğe az çok tanık olabildiğimiz bir bölümdü. Bir Whovian ilk bölümden başka ne isteyebilir ki?

Aile kavramı bölüm boyunca birçok kez karşımıza çıktı. Bölümün başında Rahul’u Tzim-Sha’yı arayıp bulmaya iten şey, tek ailesi olan kız kardeşinin intikamını almak isteğiydi. Ryan’ın beceremediği halde bisiklet sürmeye devam etmesini sağlayan şey de, çok sevdiği ninesini gururlandırmak istemesiydi. Doktor’un yol arkadaşlarıyla ilk karşılaşmasında onlara “Ekip! Tayfa! Aile?” diye ad takmaya çalışması da buna dahil. Yol arkadaşları zaten bir aileydi, birbirlerini tanıyordu. Doktor ise kendi ailesini çok uzun zaman önce kaybetmiş biri… Ama eminim, yeni dostlarıyla kendi ailesinin bıraktığı boşluk bir nebze de olsa dolacak.


Bölümün sonunda Doktor TARDIS’ini bulmaya çalışırken, istemeyerek de olsa 3 yol arkadaşını kaçırdı… Hem de uzayın derinliklerine! Bakalım yeni bölümde bizi ve yeni ekibi nasıl maceralar bekliyor olacak? Acaba TARDIS’i görebilecek miyiz? Jeneriği göreceğimiz kesin, onun haberini vereyim!

Jenerik demişken şunu eklemek isterim. İzleyenlerin bir kısmı jenerik olmaması sebebiyle bölümü kötü bulmuş. Ya da belki eleştirecek bir şey bulamadıkları için jenerik yokluğunu ortaya atmışlardır, kim bilir? Bence farklı bir açılış olması hoştu, dizi yeni şeyler denemeye müsait ne de olsa. Müzikleri ise şimdilik beğenmedim. Ama bu kötü olduğu anlamına gelmiyor. Sadece alışamadım. Ama outroda çalan ve klasik seri melodisine çok çok benzeyen melodi, klasik seri izlememiş olmama rağmen tüylerimi diken diken etti. O yüzden yeni bestekar Segun Akinola‘ya olan güvenim tam diyebilirim.

Like this Article? Share it!

About The Author

22 yaşındayım. Diziyle 2010'da tanıştım. 2014'te düzenli olarak izlemeye başladım ve o zamandan beri hayranıyım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir